edip cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edip cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ekim 2014 Perşembe

6 Temmuz 2014 Pazar

dökümcü niko ve arkadaşları

i

siz bana dökümcü niko, diyorsunuz, izzetin yaylı arabasının yanında
çok güzel bir duruşum var
günün evlerini geçiyorum şimdi kendime iyilikler söyleyerek
tane tane sokaklar bırakıyorum arkamda
birinde bir kedilik olan, birinde bir sokak lambası sallanan
sokaklar bırakıyorum ben
ben deyince bir daha ben demek istiyorum, mutlu oluyorum böylece
sanırım argos'a çıktıklarından bu yana fenikelilerin
yapayalnız bıraktılar beni. doğrusu bir yaz günüydü, kıyılarımız pek güzeldi
artıkgözlerin bin türlü sudan, bin türlü zamandan öyle bir koyulaştılar
ve alnım bembeyazdı ve boynum çok uzundu
bu çakıllar akardı o zaman, bu şehirler toz bulutuydu
ben işte çok yaşadıysam, ben böyle hep yaşadıysam
bu ölümsüz bir yalnızlıktan, bu ölümsüz bir yalnızlıktan
diyorum. siz bana dökümcü niko, diyorsunuz
insanları tanımlıyorum ben, ölçüm o insanların iyiliklerinden
şehirleri tanımlıyorum ben, ölçüm o şehirlerin büyülerinden
söze uymayan bir şeyim, tanrıya uymayan bir şeyim de ondan
oydum ki derim:
izzetin atları var ya, koşumları ne güzel
sanki onlar io'yla fenikeli kaptanın sevişmesinden
bir güzel koşumlardı, gittikçe çoğlaırlardı
sonra bir düşünürdüm ki, hangisi benim bu cümlelerin
hep aynı cümlelerin: izzetin atları var ya, koşumları ne güzel
sözgelimi sabahları olmayacak balıkları satan madam hayguhinin
kendini görmek için yerin ve göğün kar tutmasını bekleyen madam hayguhinin
ıslak bakışlarını durmadan yer değiştirirkenki
ve kanından rengine akan bir tramvay gibi sanki
bir anlatımı olabilir mi dersiniz
izzetin atları var ya, koşumları ne güzel
olabilir mi?

ben sarı kanlı bir ağaca benziyorum burada
sonra ben ve bütün iyilikler kırmızı bir boyayla duvara
sürülmüş bir çarpı işareti gibi duruyoruz
ve bu çarpıyı gezdiriyoruz sırtımızda ayrıca.

sahyon'u tanımak ister misiniz? süryani, ayakkabı tamircisi
oltacı eyüb'ü, madrabaz, hayguhi'yi, iranlı celal'i
arabacı izzet'le nuri'yi de
sonra k. kilisesinin papazıyla, iskele memuru yahya gelir ki
belvü otelinin garsonu kleanti, hizmetçi firdevs
öğretmen rıza ile fener bekçisi salih gelir ki
şimdilik tam on iki, bir de ben
ben, yani dökümcü niko
bir akşam üstü saatinden kaçırılmış bahçeler gibi
hepimiz
bir ağaç altında olsun, içi boş bir bostan kuyusunun yanıbaşında olsun.

ve solgun yaz büfelerinin ve karpuz sergilerinin
yanıbaşında olsun.
ve sessiz meyhanelerin ve batık gemilerin
içimizdeki yerlerinin yanıbaşında
ve uzun gecelerde ve çocuklar görürlerken kendilerini
ve sokaklar bir aydınlık gibi düşerken sokaklıklarına
ve siyah halelerle başımızdaki vardık ki, biz bunu anlatacağız
duvar duvar çizilmiş çarpı işaretleri gibi
biz bunu anlatacağız
sevginin bu ölümcül biçimlerini ve belki.

ii

sordular. sorular benim insanlarımdır. siz bana dökümcü niko, diyorsunuz
kendimi açıklıyorum, ölçümse kendimin derinliklerinden
sanırım bir pazar sabahıydı, iki kız çocuğu son baharı tartaklıyordu
kepenkleri indirilmiş bir dükkanın önünde
ve yollardan yaban hurmalarının sarktığı
-sonbahar, belki de bir hüznün özgül ağırlığı
yapılmamış lautrec resimleri ve
bir mektuptu belki de
birinin bilmeden ona bir şeyler sardığı
sonbahar-
ansızın k. kilisesinin papazı tertemiz giysileriyle
yanındaki iki kişiden sıyrılarak
geldi ve durdu - bunu bir iki kez söylemek gerek-
ben onu her türlü kuşkularından tanıyordum. dedim ki
günaydın. sanırım iyi bir gün olacak. pazar mı
ve dedim, evinizden yeni çıkmışa benziyorsunuz
sustu, beni pek yanıtlamadı
ve yüzündeki bir kayanın sımsıcak kırmızısını
daha bir çoğaltarak
ilk yarısını anlatmadığı bir olayın
gerisini anlatmaya başladı ara vermeden
peki, dedim, o olay sadece sizin olacak
aziz yohanna var ya, tanırsınız elbette bu azizi
tuhaftır, ben de yarıdan sonrasını biliyorum bu hikayenin
demek oluyor ki ne siz beni tanımış oluyorsunuz
ne de ben sizi
o benden daha önce davrandı, gidip bir evin duvarındaki çeşmeden su içti
döndüğünde çok uzaklardan üstümüze doğru
bir ayçiçeği anlaşılmaz bir şekilde çözülüyordu
-ben sarışın mı dedim, evet mi dedim-
ve k. kilisesinin papazı dedi
yürümem gerekecek, dün gece eve hiç uğramadım
bazı taşlarla uğraştım, bir ara bir kuş ölüsü buldum
gecenin biraz eski renginde
-bir giriş noktası mı dediniz, evet mi dediniz-
doğrusunu isterseniz görebildiğim her şey
bir yuvarlağın tersyüz edilmiş şekli gibi
hiçbir şey anlatmıyordu. siz iyi söylediniz
o olay sadece benim olacak.

iii

humour, diyordu iranlı celal ve gayrı ciddi olmak
bir korunma biçimidir yahut yaşamak
saat on dört sularında idi, içkimizi
içiyorduk idi ki, bir pul ingiliz kraliçesini gösteriyordu
bir bardak uzaydan bir kesiti
pencereler bir bilinmezliği sürüyordu içimize
ve doğa
konuştuğumuz bir şey gibi duruyordu, tam öyle duruyordu
sıkıntıya boğulmuş kelimeler halinde
bir tabağın içinde kavun getirdi kleanti
bugün bir eşya gibi duruyor nedense. ya da bir eşya onu
yansıtıyor olmalı ki
rakımızdan bir parça içti ve
gitti gitti gitti gitti gitti
ben upuzun bir mesinayı sanki çok karıştırarak
durdurdum kleanti'yi
durdurdum dünyanın bizlere bakarak
sanırım bir toplantının en tuhaf şekilleriydik
ve bu toplantıydı ki durmadan olmak
durmadan olmak
durmadan olmak gibi bir şeydi ki, değildi
tekdüze bir ölümün gelişinden soy olmak
ve gerilmek ve kalmak
o bile değildi de
gayrı ciddi olmak, diyordu iranlı celal ve humour
bir korunma biçimidir yahut yaşamak
yaralı bir keler balığı tutarında

ve mezat yerlerinde dolaşan adamlar gibi neden sanki böyle
olduğumuzu anlamayarak
yaldızlı bir boy aynasının eski bir gramofonla yanyana durması
gibi
bir çamaşır makinasıyla
yanyana durması gibi
rakımızı içiyoruz ve bütün bunları kutlamıyoruz ki
tersine, iranlı celal ağlamaklı oluyor biraz
yenilmek susmak yenilmek susmak
saat derseniz artık kaçı gösteriyor kimbilir
ölülerimizi saymazsak kaçı gösteriyor
saat derseniz
kaçı gösteriyor ve sormak
ona söylüyorum, kleanti'ye, elimde olmayarak
biz dünyanın nasıl bir anlamını taşıyoruz kleanti
bilmem! tabakla kavuna bakıyor. nuri'yle sol eli görünüyor az
uzaktan

sonra sağ eli görünüyor, onu bir gölgeden kurtararak
bize doğru geliyor, elinde bir yılan balığı, aydınlık
yaratılmış ve uzun bir aydınlık
hiçbir şey söylemeden oturuyor. havaya kaldırıyor yılan
balığını kleanti
hiç bilmediği bir ülkeye doğru kaldırıyor
ülkeler ki, diyor, kullanılmamış eşyalarla doldurulmuş
odalar gibidir
ülkeler ki bizim kendimizi orada varsaydığımız yerlerdir
bir trenle gidilir
bir yılan balığıyla gidilir. nuri diyor ki
bana nasıl geliyorsunuz bilseniz
ben sizlere gitmek istiyordum, gittim
ben sizlere inmek istiyordum, indim

ama siz var ya, bir bakıma siz
boşluklara asılı bir istasyon gibisiniz

biz neyiz, biz neyiz
dedik ve sustuk
susmasak bizim olacaktı durmadan kirlendiğimiz.


iv

siz bana dökümcü niko, diyorsunuz, sizin beni gördüğünüzün dışında
pek denenmemiş bir duruşum var
günün 'her şey'lerini geçiyorum şimdi, kendime iyilikler söylerek
tane tane başlıklar bırakarak arkamda
birinde bir umulmazlık olan, birinde bir kargaşalık sallanan
başkalıklar bırakıyorum
ve yürürlükten kalkmış bir sözü tekrarlıyorum: sevin ki herşey iyi olur
olmuyor, bilmiyorum.

fener bekçisi salih anlatıyor

anlatırım. 444'e benzer bir bahçenin ortasındaydım
böyle çok ağaçlı bir bahçenin ortasındaydım
diyerek: köpeklerin siyah günüdür, denizlerin durgun günüdür
onunsa yakın olduğu günüdür, onunsa büyük olduğu, o güneş
ve zıpkın kuşlarının bir taş gibi avlarının üstüne
düştüğü günüdür ki, ben salih
elleri çok görünür, yüzleri çok görünür, salihlere bölünür
ve dünyanın ıssızlığından koparak
ilkelsi bir ıssızlığa yavaşça
doğar ve ölür
dünyanın en doğal örtüsüdür, o salih
ölümün saydam ve kıpırtısız sallantısını sürdürür
bir kemik biraz etlenir, bir deri biraz kirlenir
renkler ki sorumsuzsa kımıltı kesinleşir
neden salih olur -bir kuştur
bir balığın şaşkın ve çaresiz duruşudur. dünyanın
o tükenmez ıssızlığından getirip
yeni bir ıssızlığa yavaşça
kendini koyuyorsa olmuştur-
denizler göğe dönüktür, gök desem şehirlerin üstüne
o kadar dönüktür ki, içinde insanlar olan
bir sorunun en akıl almaz örtüsüdür
ben salihe dönüğüm, yani doğmak ve ölmek ve doğmak ediminden bir salih
ve kuşkum ve korkum ve bilinmezliğim...
başkaca bir şey yoktur
varsa da anlayamam, bende hiçbir şey barınamaz
salihin kendi bile
bende hiç barınamaz
neden derseniz, ben biraz 'ertesi gün' gibiyim, eksiğim, unutkanım, öyleyim
bilmem ne kadar 'her gün' geçirdim, bilmem de
bütün günler birbirine benzer, 10'lara, 100'lere, 1000'lere benzer
ve biraz 100000'lere
fazlası fazladır artık, 'çıt yok' bile değildir
'bir ölü hiç duyamaz,' o bile değildir de
kim sessizliği bir av gibi öğütürse bu odur
o, yani fener bekçisi salihse
kendimi pek tanımam, varsa da ben tanımam
doğrusu fener bekçisi salih olduğuma göre
ben işte fener bekçisi salihim, derim
bu bakımdan kendimim: fenerim, salihim, 2+1 lere, 1-2 lere benzerim
birden gök girer gözlerimden ve çıkar
bir şimşek kokusu dalar içime ve uzaklaşır
bir imdat sesi duyarım kimi zaman da , tamam mı
bu kimin sesi olmalı, bir ses mi yoksa bir yansıma mı
bilmem.

bilemem, öyle bir salihim ki ben, onda hiçbir şey barınamaz
salihin kendi bile
diyelim bir ekmek alırım çarşıdan, yesem de unuturum onu, yemesem de
bir çocuk 'sabah oldu' der, sökemem bir türlü bu sözün anlamını
sözgelimi bir japon elması -neden olmasın-
yığılır da içime taslağı gibi salihin
bir hiçlik gibi yakar, yakar da canımı
ben fener bekçisi salih olduğuma göre
-bir bardak su, açık duran bir kapının pervazı da olabilir bu-
duyamam.
sonra ben kendimi bir şey yapıyor saymak bakımından tehlikeliyim
neden derseniz, biraz öyleyim
mesela hiç yoktan canım sıkılır bir gün -ne yapsam-
ne mi yapsam, alırım bir kağıt elime, üstüne bir şeyler çizerim
çizerim, çizerim, çizerim, bunu kimseler önleyemez
ne dersin salih? evet! onu ben bir ağaca gizlice iğnelerim
çocuklar, sonra bir takım adamlar bu işaretlere bakar bakar bakarlar
ben fenerin tepesinden onları seyrederim
-sorarım, söyleyin bana, kaçınabilir miyim-
bilmem ne kadar 'her saat geçer böylece
onlar, o durgun bakıcılar
şaşkınlığın engin ve küçümser gülüşüyle
bir başka yaratıklar olmaya başladılar mı öyle
yani bir gizliliğin, bir bilinmezliğin
ölçüsüz ve tanımlanmamış yaratıkları
gibi olmaya başladılar mı
benim varlığım salihin varlığıdır artık
ya onların geride bıraktıkları
satın alacakları bir eşya -bir sürü ıvır zıvır-
park gibi, müze gibi bir yer uğrayacakları
olamaz mı gereksiz bir gevezelik de -neden olmasın-
diyelim -ne gülünç şey- biriyle yatacakları
sanki bir imza atacakları bir kağıdın üstüne
kötümser, dalgın, kapıcıyı çağırıp..
-yaşamın o buruk, o sevimsiz notları-
hani bir gazete okuyacakları belki ya da bir dergi
ya da telefonda birini..
duralım
ya ansızın bir şeylere benzetirlerse bu işaretleri
onlar, o durgun bakıcılar
demeye kalmaz, benzetirler de
sorarım, söyleyin bana, bir şeyler yapacak olan salihse
ne yapsın.
ne yapsını var mı, bir bez parçasının üstüne
olmadı bir duvarın, bir oğlak derisinin üstüne
yeniden çizecektir her türlü işaretlerini salih
doğrusu fener bekçisi salih olduğuna göre
elinden ne gelirse onu yapacaktır
yani bir gizliliğin, bir bilinmezliğin
salihi olduğuna göre.

bendeki tek şey bir yunus balığıdır, görseniz
88'e benzer bir yunus balığıdır, görseniz
çok acı bir şekilde yunus olmaktan
ve kendinden korkmadan suya indiği
yalnızlığın insanları barındıran içine
dalıverdiği bir yunus
ve tekrar çıktığında sayısız öpen bizi
salihi
ve yunusla salihin sayısız kesiştiği
bir yunus
ben onu kuşatırım, o bütün açlığıyla tüketir içimdekileri
yunus!
bize söylüyorum, diyorum ki, bir yakarış mı bizimkisi
değil mi
ya da bir ölüm sessizliği mi, ne
hangisi
ve ne yapsak bu iri, bu güçlü, bu cehennem yüklü gövdeyi
böyle tek olmaktan korkunç güçlenen
ve kendi saldırısıyla yok ettiği kendini
bir parçalanış, bir yitiş
olabilir mi -zaman geçti mendirekteki korkunç leke duruyor
acılar dinlendi, yeniden başlamalıyız-
aşağıdan bağırırlar, salih nerdesin
salih o zaman bilmez nerde olduğunu
salihin işleri çoktur, tırnakları derseniz uzayıp gitmiştir
ölü tırnakları gibi
bir uzun beklemekten tırnakları uzayıp gitmiştir
ve yunus salihse, salihin bir yunus olduğu düşünülürse
her çelişkide yunusun bir şekli durur
doğurur, yaratır, gene doğurur
sayısız yapar bunu
ve salih boşalınca yunustan
onda hiçbir şey barınamaz
salihin kendi bile
onda hiç barınamaz.

ve salih yeniden başlar. bilmem ne kadar 'her saat' geçer akşama kadar
kağıtlar ve tahtalar gibi düşerekten üst üste
ben feneri yakarım, o zaman ben feneri yaktıktan sonra
kontrbas öğretmeni rıza'yı görürüm
bir gece intihar etti, o beni görmez
ben onu görürüm
denizin kumlarla kesiştiği bir yerde
intihar etti
ve ölüm gökyüzünün geceyle çiftleştiği
ve kimselerin iğrenmediği bir aydınlığa
sürükledi rıza'yı
ve yunus ki ölümün fırlattığı bir kinle
o sabah hiç görünmedi
rıza da görünmedi -bende hiçbir şey barınamaz-
kontrbas kara bir 66'ya benziyormuş, öyle
ve rıza 666 gibi bükülmüş, öyle
bir kan kokusu var mıymış, yok muymuş, öyle
ve öyle
insan yaşarken ölüler bırakmalı ardında. ben salih
x'lere, sonsuzlara benzeyen bir salih biçiminde.

anlatırım. 444'benzer bir bahçenin ortasındayım
böyle çok ağaçlı bir bahçenin ortasındayım
diyerek: köpeklerin siyah günüdür, denizlerin durgun günüdür
onunsa yakın olduğu günüdür, onunsa büyük olduğu, o güneş
ve zıpkın kuşlarının bir taş gibi avlarının üstüne
düştüğü günüdür ki, ben salih
adımın bir kusuru vardır yalnız, bana kalırsa
ya sanus olmalıydı, diyorum, ya lihyu
bir anlamı olurdu
bir anlamı olurdu

kontrbas öğretmeni rıza diyor ki

ölümüm yeni bir şey olmadı, vardı.

ben traş olduğum zaman saat on üçtü, diyebilirim
kolacıdan gömleğimi aldığımda saat on sekiz
saat yirmi birdi tetiği çektiğimde
neden derseniz
saat yirmi birdi tetiği çektiğimde
ve nasıldı, derseniz, bunu anlatabilirim
ve gittikçe çoğalan ve elimde olmayan
bir boğuntudan doğmuş gibiydi
bunu anlatabilirim.

kolacıdan gömleğimi aldığımda saat on sekiz
bir bira ancak içebildim
bilardo oynayanları seyrettim -bilardo bilir misiniz-
yani bir kilisenin avlusunda biraz gezindim
bir konsolosluk binasının önüne ancak gelebildim ki
üç kavas gördüm, başbaşa vermiş konuşuyorlardı
üç kavas
hatmiler, şimşirler, menekşe gülleriyle çevrilmiş
bir mezarlığın sözcüleri gibi
-zakkumları mezarlara yakın dikmeseler ne iyi
-ölümün rengi oluyor
ancak duyabildim.

ve tıraş olduğum zaman saat on üçtü
diyebilirim
kapı numaram yirmi bir
kağıt oynuyordu üç kavas
ölümün bekleme salonları olmalı ki
kağıt oynuyordu üç kavas
ben ancak girebildim.

saat yirmi birdi ve neydim
bin dokuz yüz yirmi birdi ve neydim
-bir göl ki çocukluğumdan beri içimde
ve güneş açtıkça sırıtan
üç kavas-
bir bira ancak içebildim
neden derseniz
bir yaradılış gibiydi ölüm, bana hiç danışmadan
ve müthiş bir boğuntudan sızmış gibiydi
ve saat yirmi birdi ve benim
aklımda birşey vardı
üç kavas tarafından paylaşılan
gibi birşey vardı aklımda.

hizmetçi firdevs ve cam bölmeler

hepsini bitirdin mi'ye kadar vaktim var
varsa var, ben koca götlü bir kadınım alt tarafı, cam bölmeleri siliyorum
binlerce cam bölmeyi siliyorum, "neden hiç bitmiyor'a kadar
durmadan siliyorum, bunu hep yapıyorum, kurtulamıyorum
kurtulsam da ne çıkar, ben içi geçmiş bir kadınım alt tarafı
anlarsanız siz anlarsınız beni, ben anlayamam.

ve bana kızıyorlar, bilmem ki, nedense kızıyorlar
başımda duruyorlar, yanımdan geçiyorlar, ansızın geri dönüyorlar
üstüme dikiyorlar birden gözlerini
konuşsam konuştuklarımı
düşünsem düşündüklerimi görüyorlar
ne yapsam görüyorlar, örneğin
sabahları ben uyanır uyanmaz
dışarı çıkar çıkmaz yolumu kesiyorlar
yalnız yolumu kesseler iyi, bir de bakıyorum ki yüzlerine
çoktan onların olmuş gece gördüğüm rüyalar

sanki dünyada değil, dünyayı paylaşmış gibi yaşıyor onlar
ben içi geçmiş bir kadınım alt tarafı, cam bölmeleri siliyorum
binlerce cam bölmeyi siliyorum, neden hiç bitmiyor'a kadar
durmadan siliyorum, bunu hep yapıyorum, kurtulamıyorum
o kadar kurtulamıyorum ki, bir gün ansızın
yaşamak ben oluyorum. firdevs ki birden yok oluyor
ve zaman ben oluyorum
boşluğun kendisi ben olunca da, firdevs cam bölmelerin içinde
boşluğun arta kalan parçalarına benziyor.

iskele memuru yahya

ben bu şehirde yoktum, bu korkunç uğultular
bir çölde susuyordum yanımdan fışkırdılar.

sahyon ayakkabı tamircisi

nelerin sonradan olmadığı, nelerin unutulduğu
bir soru

akşamları her yerde, sabahları her yerde
kaldırıp yüzümüzü ve dalıp gitmişçesine öyle
bir şeyin bir şey için durmadan konuşulduğu
sadece konuşulduğu avuntunun diliyle
bir soru.

sanırım bir ölünün gelip gelip durduğu
ölü bir ülkeysem de, o ülkeyi yaratan
etkileyen durumu
unutunca ben olduğumu - soru mu
değil. çiviler ve çirişler müthiş uygun duruyor
ellerime -

onlarla konuşuyorum -kim onlar - bir raslantı arıyorum kendime
nasıl, ne gibi
desem ki sözler vardır, biriyle karşılaştırır beni
konuşmanın içinde
yaşamama girmeyen, saptayan düşlerimi
ve derim ki bir gülün tersine açmasıdır solması
ben kendime uygun dururum
yakar alçaktaki bir kuş yakından görünmemi.

korkunç bir şekilde gerekliydi
acısını duymam ve
alışmam ve gereksinmem
korkunç bir şekilde gerekliydi

güçlüydüm, yerimdeydim, eksiğim benim
yenik bir savaşçı gibi önceden
bana hiç verilmeyenden, bu yüzden
elimde olmayan bir şeyden.

soru mu? değil. çiviler ve çirişler müthiş uygun duruyor
baktım içeri dopdolu, yaşayan çizgilerden
tezgahımda gezinen ve ellerimde
bıçağımın altında yolumu kesen
büyüyen, yayılan, dolduran dört yanımı
ve bölen benliğimi, ayıran beni kendimden
bıktım içleri dopdolu
yaşayan çizgilerden.

.............................

ya da bir tükeniş mi bu edilgenliğimden,

nasıl, ne gibi
kime ve neden.

bir özlemdir sadece her açtığı gedikten
sızan, acısını duyuran ve gereksindiren.

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Akdeniz Salgını / Edip Cansever

halikarnas balıkçısı'na


I

Öyle bir alaşımdır ki seninle deniz
Bir açık deniz
Bakınca hiçbir şey göremediğin
Gözlerini duyduğun yalnız

Sözlerin var, dudak izlerin yok sözlerinde.


II

Denedin ki oralarda zaman olmayı
Şimdi bir Akdeniz salgınısın sen
Sonsuz bir otobüs yolcusu gibi, tam öyle gibi
Her gün kırmızı bir bilet düşürürsün dişlerinden

Ki senin bir yerin olmadı hiç, olmayarak soldu
Diri bir sabahın eylülüsün birden
Sonra bir solgunluğun yeniden solgunluğu
Tırnakların dibine batar durup dururken
Acılardan bir acının geri tepmesidir
Sızar yüreğinden sevinç olarak
Yani eylülden

Acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın
Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten.


III

Omurgasını kırmış bir balık yatar
Seninle denizin üstünde
Öpülmüş bir dudak gibi

Derinlerden derinlerdedir yüreğinse
Okşar gizli gizli deniz kızlarını
Dondurulmuş güneşlerin içinde
Öpmezsin, dudaklarını duyarsın yalnız.


IV

Sonra sonra yapıştırılmış pullar gibisin, öylesin
Üstü uçaklı zarflara
Ve alanlara tutturulmuş, çiçek sepetlerinin
Kenarındakikartlara
Bir gider bir gelirsin, gider gelirsin
Hızlı bir park akışından anısal bir yığıntıya

Sayısız parmağın var, bir parmağın daha mavi
Vurursun vurursun kapılara onunla
Kapılar açıldı mı, avlular güne çarptı mı
Boşalan bir güğümsündür her umutsuzluğa.


V

İki yaprak yerde konuşur ya, o zaman
Tam o zaman bir sonbahar düğümü
Yani bir gülüşün bir çay kaşığının sıradan ölümsüzlüğü
Seni sürekli kılan
Tam o zaman
Bir limonluk hüznün olsun kal orda
Her gün kendi kendinin oğlusun
Bir nesne buluyorsun yerde, mutluluktur senin için
Denizken üzerine atılan ağaç kökleri gibi
Soyulmuş elma kabukları gibi
Boş şişeler, çürümüş hayvan iskeletleri gibi

Kekikler yemlikler arıyordun, kayalardan
Yokluğa doğru yükselerek
Çorbanı karmak için
Ama görmedik bir kaşık içtiğini bugüne dek
Olsa olsa ateşini yakıyordun yalnızlığın

Biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız
Yeni bir dil olacak yarın.


VI

Uğurladık bir sabah seni
Söz vermiştin geri döneceğine
Anladık bakınca aldandığımızı
Gerilerde küçük
Kıyılara doğru büyüyen ayak izlerine

Ötelerde, ama çok ötelerde
Kocaman bir gözyaşıydın ey usta deniz
Konuşuyordun, sözlerini bulamıyordun yalnız.

var mıydık? belki biraz.


BLOW-UP (Michelangelo Antonioni, 1966.) Tenis silencioso


edip cansever

ve hemen gidemedim
ve artık gidemedim
ve sonra hiç gidemedim
Kurtuluş’ta, son durakta bir tramvay ölüsü
sanki ben
öylece kalakaldım

hepimiz kalakaldık
elimizde tetiği çekilmeyen
namlusu yönsüz bir tabanca gibi

30 Haziran 2014 Pazartesi

edip cansever


                      Ve taşlaşmış kasabasında yalnız. Çocuk çocuk içindir bir daha.

29 Haziran 2014 Pazar

edip cansever

Belirsiz olan ne?  Ölülerden
Boşalan yeri doldurur doğa
Yansır beyaz hayvan kemikleri, taşıllar
Yok oluşun içinde
İri bir yengecin sırtı arasıra.

Ben ki yengeçleri bilirim daha çok. Birini
Yıllar var unutamadım
Dönüp duruyordu bir taşın etrafında
Sanki bir hırçınlıktan damıtılmış ya da bir sıkıntıdan
Ve geçer gibiydi tekrar bir başka sıkıntıya
Gömüldü kumlara iyice, şöyle bakındı
Gördüm kendi büyüsüyle keserken kıskacını
O gün bugündür anladım ağrıyı, taşıdım da.

Büyüdür ölüm, külrengi harcıdır sonsuzluğun
Bir vahşet gibi yaratılır orda umut
Gerer kayalar kaburgalarını
Katırtırnakları arasında
Arabalar biter, atlar birikir
Bir tanrı gelir belli belirsiz, ne kadarlık bir tanrıysa
Büyüdür çünkü ölüm
Külrengi harcıdır sonsuzluğun.

Gerçi kurnazdır doğa, alımlıdır da
Her gün biraz olsun geri verir aldıklarını
Sızar kentlere, evlere, dölyataklarına
Bir gün ki ölü bulmuştum kendimi, korkmuştum
Öyle bir yok olma saatinde, bir kuytuda
Sanırım boynumdaki bu yara izi ondan

Kaplanır sabahları göğe uzatsam
Geceden kalma bir yıldızla
Buz rengi bir yıldızla. Ve uykum
Yeni bitmiştir daha, üstelik
Geri veriliyordur bana
Düşlerimin o karmaşık mimarisi
Dalgalar susmuştur çoktan, denizse gümüş sikkeler gibi harcanıyordur.
Aşağıya yukarıya
Yukardan aşağıya
Nedense her başlangıçta bir acı vardır. Sabah
Kuşatır bu acıyı önce
Eskiyip gider sonra da

Ve yengeç batırır göğsünün ortasına kıskacını
Tam göğsünün ortasına. Artık
Görüp göreceğiniz ölü bir yengeç kabartısıdır
Her gümüş sikkenin üstündeki
Yalnızca bir kabartma. Derken
Kaskatı kesilir gök, fırlatıp atar bir kırlangıcı
Ürperir yosunlar, deniz şakayıkları, batık gemiler
Yaşlı balıkçılar sandallarında
Kayalar, balık sürüleri ve fenerler
Ve hayalet gemiler türer çıkarak kınlarından
Yonulara döner tayfalar, çarşı
Camlara, aynalara yapıştırılmış bitkiler
Yoktur ki görünsün bir intihar anının gölgesi
Ölü bir şeyin gölgesi yoktur ki
Fışkırır kazılarından birbiri ardısıra yengeçler
Sütunlar, kemerler, eski çağ mozaikleri üstünde
Posta kurşunları üstünde, kandiller ve çanaklar
Armalar, tapınaklar, yüzük taşları üstünde
Ve yengeç ki onca dönüşten sonra geriye
Yetişir kendi ölüm törenine  yeniden
Ve ölüm, o gözüpek savaşçı
Bir yandan kendi büyüsüyle çizerken yazgısını
Yazar bir kelimelik tarihini de.

Belli ki bir yol bulmuştur yengeç
Kumlardan değil, kendinden gidilen bir yol
Ne var ki, rüzgar ileri olduğu için külden
Ölümden önce geldiği içindir ki sezgi
Duyar insan bu gereksiz yüzgeçleri
İki gök arasında kımıldayan
Tanımazsa da kendini bir başkasının düşü gibi.

Üç kişiyle başka türlü konuşulur, bir kişiyle
Kendini açıklar insan
Bir vahşet gibi de olsa yaratılır orda umut
Hızlı bir ibreye döner yürekse
Yaşamını içerirken bir yandan
İşler ölümünü de.

edip cansever

gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda
işi iş kasabanın
su yüzlü çocuğun işi iş
bir de poyraza döndü mü hava
başlar masmavi damarlar fışkırmaya yanaklarından
faytonların turuncu tekerlekleri
yansır gaz tenekeleriyle çevrili bahçelerde
asılı çamaşırlarından bir tutam çivit kokusu alıp gider
gelincikler tek tek göründü mü çayırlarda.

saat onikilerde
postanede mektup yazan adamlara bakar bir semt delisi
durmadan bakar
ki o mektuplar nereye giderse gitsin
öylesine uzundur ki kasaba
gelinciklerden bükülmüş bir ibrişim gibi
gidip gelen mektup zarflarıyla tarif edilebilir ancak
içlerinde kar serpintisi
içlerinde bozkır
içlerinde herkesin bir güneyi olan
ve marangozlar upuzun kayıklar yaparlar bunun için
kesersiz, çivisiz, elsiz
sadece ruhlarından
o kayıkları içinde domates doğranan bir akşamüstünde yüzdürürler
canlanır suya değince hemen
bordalarındaki nakışlar
bir derya gülü alıp başını gider.

yeter ki görünsün gelincikler
önce tek tek görünsün sonra topluca
usta bir doğramacı gibi kırmızılar doğrar kasaba
gelincikler indi mi çayırlardan
su bardaklarına, berber dükkanlarına girdi mi
duvarlara sicimle tutturulmuş şişelere
girdi mi bir kere
-aynaları boğacak neredeyse
-taşlıkları basacak sel gibi
o zaman...
tam o zaman
marangozlar mis gibi rakılar içerek kayıklarında
konuştukça binlerce kayık
konuştukça binlerce köpük, binlerce kıyı olurlar
ve nedense bir vapur bizi alıp götürecekmiş gibi bakarız bir-
birimize
unuturuz sonra alıp başını gitmeyi de
yeter ki iki dudak arasına konsun gelincikler
ipince bir ıslığa yerleştirilsin
türküler süzsün tüveyçlerinden
kahveler eski renklerine boyanır yeniden
biralar ciğ ışıkta bile parlak
yıkanır tertemiz oluncaya kadar yaşamak.

gerçekte bir sevinç, bir mutluluk yok değildir yüreklerimizde
sevgiler umutlar yok değildir
öyleyse neden çabuk küseriz birbirimize
çabuk öfkeleniriz
durup durup böyle hüzünlenmemiz neden
anlamıyoruz da ondan mı yoksa
bir bütün olduğunu mutluluğun
umudun bir bütün olduğunu
seziyor muyuz yalnızca
baktıkça gelincik tarlalarına uzaktan
öyle bir arada güzel
yaşamanın lezzetini
kanımızı tutuşturdukça gün günden
buğusunu saldıkça
bir tütün dumanı gibi yaktıkça genzimizi.

26 Haziran 2014 Perşembe

ey uyumsuz giyiniklik, doğrula beni







edip cansever



YENİLİŞ

Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlanmı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım

İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım

Ve yenildim ve sustum.

edip cansever

MANASTIRLI HİLMİ BEYE BİRİNCİ MEKTUP

İşte şu yağmurlar, işte şu balkon, işte ben
İşte şu begonya, işte yalnızlık
İşte su damlacıkları, alnımda, kollarımda
İşte yok oluşumdan doğan kent
Hiçbir yere taşınıyorum, kendime sızıyorum yalnız
Ben dediğim koskocaman bir oyuk
Koltuğun üstünde, aynadaki yansıda
Bir oyuk! sofada, mutfakta, yatağımda
Yaşamayı tersinden kolluyorum sanki
Yetişip öne geçiyorum sık sık. Sözgelimi
Bir iki saatte bitiveriyor bir mevsim
İyi
Bugün pazartesi mi? kapının, pencerenin durumu
Salıyı gösteriyor.
Salondaki büyük saati sattım
Saatin ölçebileceği
Herhangi bir zaman parçası yok
Gittiği yeri bilmeyen böcekler gibiyim
Bir oyuğa, oyulmuş bir yaşama
Ne gereği var ki saatin
Balkona çıkıyorum sürekli
Yollar yollar yollar katediyorum sanki böylece
Bir semtin ilk rengini alıyorum
Örneğin Ümraniye'de bir çay bahçesindeyim
Bazan
Anılardan anılara bir yol
Ve
Anılardan anılara sallanan bahçe
Hangi yaprağı koparsam son anı avucumda kalıyor
İyi.
Yeniköy'de bir kahve içer miyiz, dedim bu sabah
Bu sabah bu sabah
Oralı olmadı kimse —pazartesi miydi—
Oyuğumdan çıkmıştım tam, begonyamsa güller içinde
Nasıl?
Güllerse güller içinde yani
Ve balkon demirinde bir martı. Dedim ki
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok evin içinde
Deniz şuralarda bir yerde olmalı
Çıt yok
Sanki dünyadaki bütün çay ocakları kapalı
Ve göklerden tepelere inen bir sokak
Ya da bir akarsuyum ben
Denizse
Şuralarda..
Yok önemi bir iki gün kaldı —martı—
Balkonda
Deniz de öldü sonra, martı da
İyi iyi.
Suyu tutmak gibi bir şeydi hepsi
Günler —seni anımsadığım zaman—
Birden Kurtuluş'tan Taksim'e giden bir tramvay görüntüsü
Mavi bir elektirik çakımı tellerde
Sanki kar yağıyor da sürekli, Tepebaşı'ndayız
Karlar gıcırdıyor ayaklarının altında
Besbelli Gümüşsuyu'ndayız, Rus lokantasındayız
—Ne tuhaf, biz her zaman her yerdeyiz ikimiz—
Şarap içmişiz, üşüyoruz
Dışarda dünya silinmiş
İkimiz ikimiz ikimiz
Böyle birkaç defa ikimiz
Sonra ki bir fotoğrafa dönüşüyor her şey
Nasılsa
Sarı emmiş, mordan çekinmiş, kahverengi bir fotoğrafa
Sahi, kalınca bir şeyler giyinmeliyim ben
Üşümüyorum da
Bende herkes var, diyen bir kızın titrek
Sesleri dökülüyor kucağıma
Dudaklarım kan mavisi bugün.
Biz burda iyiyiz, biz burda çok iyiyiz
Biz burda kırk yaşındayız hepimiz
Dördümüz bir kişiyiz de ondan
İçimizden biri uyuyor olsa, falan filan
Onu bekliyoruz bir kişi olmak için
Evet evet, yanılmıyorum ben
Bir iki kişi kaldığımız zaman yanılabilirim
Doğrusu ya
Yanılmak her şeyi yeniden görmek gibi bir şey oluyor
Duvardaki vitray, begonya
Begonya, vitray
Kurtuluşla Asmalmıescit birbirine geçiyor
Bir tramvayın durmasıyla durmaması arasındaki ayrım
Karanfil kokuyorsa biraz
Yeni koparılmış bir demet karanfilim ben
Saçlarını soğuk ve uzun.
Ne diyordum? yağmurlar, evet
Üşümüyorum ürperiyorum sadece
Biçimini zorlayan bir kedi gibi
Dur biraz
Kapı çalındı, hayır, telefon
Telefon kapı telefon
İkisi birden mi yoksa
Yoksa
Ne telefon ne kapı
Bir şimşek sesi hiç olmazsa
O da değil
Ses filan duymadım ki ben
Yuvarlandıkça büyüyen
Bir kartopunun yumuşak sesi mi? belki
İki sesi taşıyan bir ses
Neden olmasın
Biraz önceki gibi
Üstümden biri kalkmıştı —yok canını—
Öyle değil, bir gölgeydi hepsi hepsi
Yer değiştiren gezgin bir gölge
Bahçedeki ceviz ağacından
İçeri sürüklenen.

MANASTIRLI HİLMİ BEYE İKİNCİ MEKTUP

Susmanın su kenarındayız bugün
Ne kadar sevgiyle konuşsak —konuşuyoruz da—
Korkuyoruz gözgöze gelince Hilmi Bey
Korkuyoruz
Sanki gözler rakiptir de birbirine —öyle değil mi—
Ve bir yokuştan iner gibi oluyoruz
Bir yokuştan bir yokuşa sürekli
— Nereye?
— Bilmem ki
Ellerimizde alkol sesleri, saçlarımızda
Alkol sesleri
Dağlarımızda, içdenizlerimizde
Ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki
Yerine saplanıyor bir sürahi
Pencereler şaşkın
Perdeler bir uzak yol kadar uzun
Ve balkon
Kendi dudaklarında şimdi
Donmuş bir tavus kuşu
Bir tavus kuşu yontusu belki
Ne tuhaf
Demin de aşağıdan bir bando geçti
Sormak isterdim sana
Bir bando şefinin hüznü nedir Hilmi Bey
Bir bando şefinin uykusu
Nasıl bir uykudur ki Hilmi Bey
Ne kötü
Elimde bir çiçekle yaz geçti.
Ve bugün
Çepçevre oturduk masanın başına gene
Bezik oynadık Hilmi Bey —her gün oynuyoruz ya—
Giysisiz, sadece kombinezonlarımızla —öyle işte—
Oda çok sıcaktı —lal renkli çini soba—
Seniha korse takıyor, yahudi matmazel
Nerdeyse çıplaktı —terliyor terliyor terliyor—
Ve Cemal bir köşeden bize bakıyordu
Bakmıyor gibi bakıyordu
Durmuyor gibi duruyordu da
Benim anlamadığım işte bu
Dün dudağını kesti çarşıda
Kırmızı bir balıkla oynuyordu
Öptü bir ara balığı —neden—
Öperken dudağını kesti
Balık da kırmızıydı, kan da
Ve balık yüzerekten geçti —gördüm iyice—
Dudaklarından
Durdu Cemal gibi biraz ötede
Durmuyor gibi durdu
Ağlamadı, hiçbir şey söylemedi
Bu çocuk anlaşılmayanın ta kendisi
Yalnızca sordu, bu yüzden sana soruyorum ben de
Melekler dişi midir Hilmi Bey
Dişidir diye tutturdu
Yani ben..
Öyleyse neyim
Elimde bir yapma çiçekle.

Adım Cemile ya, çok seviyorum adımı ben
Çocukluğudur insanın adı
Cemal şimdilik Cemal'dir —evet, öyledir—
Benimkisi bir anımsama —Cemile—
Cemal - Cemile: yeni fışkırmış bir marulun sesi
Ezilmiş iki vişne
Ve akşam
Akşam ki sallanacak hamağını buldu
Buluyor
Sular menekşelendi Hilmi Bey
Karpuz lambanın altında
Yorgunum biraz —bütün gün içtim—
Hepimiz içtik
Cemal odasından çıkmadı hiç
Tangolar çaldık üstüste
Eski tangolar —bin dokuz yüz on beşlerde ne vardı
Ben pencereden bakarken
Kimseler ölmemişti
Ölüm diye bir şey yoktu ki Hilmi Bey
Var mıydı?—
Yüzümden bir şeyler aktı aktı
İçim de menekşelendi Hilmi Bey
Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
Hiçbir yere gitmiyor.
Nedense odasına kapandıkça Cemal
Soyundukça soyunuyor yahudi matmazel
Hırslı bir dişi gibi
Ester, diyorum, Ester
Gülümsüyor hafifçe
Bir başka gülümsemeyi karşılar gibi
Öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi
Hilmi Bey
Tam öyle
Hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor
Üç kişi kalıyoruz birden
Yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz
Parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında
İçimde bir soğukluk
Dışımda bir begonya.
Karanlık iyice dışarısı
Rakımızı bitirdik —üçümüz—
Cemal odasından çıkmıyor
Birazdan Ester de gelecek
Koltuğa çökecek, bir sigara yakacak
Gene bir haç gibi olacağız dördümüz
Bir evin içinde kocaman bir haç
Kutsal değil, kirli
Coşkulu değil, kırık dökük
Sevinçle çekeceğiz onu kendimize.


MANASTIRLI HİLMİ BEYE ÜÇÜNCÜ MEKTUP

Yaşamaya yerleşiyor Seniha
Kendi yaşamına
—Güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
Sırları dökülmüş bir ayna?—
Oysa çok geçti
Yıllar yıllar yıllar
Her geçen yıl elinde sanki
Yıprak, filizi yıllar
'Şey' sözcüğü gibi bağıntısız
Ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti
Piyano tuşları —tek tek bakıldığında—
Çarçabuk bir göz atıldığında aynntısız —beyaz—
Yıllar
Seniha
Gözlerinin altı uzun menekşe.
Dün korkuttu beni —bazan oluyor—
Kocası İzmir'de yaşıyor, Karşıyaka'da
Sahici bir ayrılığın dikişini dikiyor Seniha
Mavi mavi
Usul usul yani
Kocası —ben sevmedim hiçbir zaman—
İkizini bulmuş diyorlar. Seniha aldırmıyor pek ,
Aldırmıyor da
Pudralar, kremler tiksindiriyor onu
Bu yüzden Bohemya kaseyi kırdı dün sabah
Saçlarını kesecek oldu
Sonra da sustu sustu sustu
Akşama dek
Hüzünler acılaşıyor Hilmi Bey
Geceler katı ve parlak
— Ansızın yere düşen
Laciverdi bir kestane sesi—
Acılar da acılaşıyor gittikçe
Sanki
Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi
Ödünç alıyorum seni bazen
Çoğu kez geceleri
Niye almayayım —kaç güz geçti—
Islak kaputun gibi kokardı güzler
Seni sevdiğimi unutmuşum Hilmi Bey
Seni de unutmak istiyorum artık
Unutmak! ama nasıl
Sözgelimi çok hızlı oynuyorum beziği
İçkiyi çabuk çabuk içiyorum
Her şey bir hıza dönüşüyor —çoğu zaman-
Odamı giyiniyorum
Odamı soyunuyorum
Yerlerini değiştiriyorum eşyaların
Dışarı çıksam, bir tramvaya binsem
Bir durak ötede hemen iniyorum
Boynumdaki annemden kalma kolye
—Pembe bir buğu, uçup gidiyor—
Bazan koparıyorum, yeniden diziyorum
Gökyüzünde kalın sırça ben
Dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum
Nedense hep böyle sanıyorum
'Nerdesin, akşam oldu'
Biraz anımsıyorum
Sen bahçe kapısından girerken
Bir kendim gibi caddelerdeyim
Zamanın minesi soldu Hilmi Bey
Demeye getiriyorum.
Geçenlerde Nisuaz'a gittim
Cemal'e birlikte
Hasır koltuklara oturduk
Dışarda kar serpeliyordu, iki elma, külde pişirilmiş
Giderek küçülüyordu —gözleri Cemal'in—
Kahveyle konyak içtim
Cemal tarçın içti, konuştu biraz
Herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes
Bana bakıyor —bana öyle geliyor—
Bacaklarım —işte!— güzeldir çok
Aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye
Ürperdim —işte!— omuzlarım da güzeldir
Ama ben
Kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
Uzaktan uzağa gözgözeyim
Uzaktan uzağa öpüşüyorum
Uzaklarda biriyle sevişiyorum
Erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben
Evet evet öyleyim
Hiç değilse öyle olmalıyım
Her neyse..
Az sonra Muhassen geldi —tanımazsın-
Kurtuluş'ta, aynı caddede oturuyoruz
Sevişmenin gölgesi gibidir yalnızken
Düşünmenin dişisi
Evini işletiyor —bana ne bundan—
Konyak içiyor o da
Sonra bir konyak daha
Kıpkırmızı gülüyor —gülsün, iyi—
Bütün gövdesiyle gülüyor
Bende gülüyorum
Vitrinlerdeki kesme bardaklar
Şarap şişeleri, bir gemi resmi
Gülüyor durmadan hepsi
Karşıda bir ev, kırk odalı sanki
Her odada bir boy aynası
Her boy aynasında
Beyoğlu'nun bir parçası
Durmaksızın gülüyor
Yağan kar hemen eriyor yere düşer düşmez
Gülmüyor, gülümsüyor
Makyajını tazeliyor Muhassen
Kalkıp gidiyor
Acının kış ayları, diyor birdenbire Cemal
İçine çekilip de soğuktan
Oyuncağını orda bulamayan
Bir çocuk gibi
—Evet, hiç çocuk olmadı Cemal
Olmayacak da—
Kalkacağız birazdan
Acının kış ayları
Ne yapsam belirsizim.
Eve dönüyoruz —soldu minesi zamanın—
Bugün de bir şey yaptık
Tam kapıdan gireceğiz
Uzakta bir laterna sesi
Bir kadın ağlaması
Pencereden sarkıtılmış bir sepet
Sepette bir karnıbahar patlaması
Sarı elmalar
İçeri giriyoruz
Bu kapı hiç değişmez mi, diyor Cemal
Bu kapı
Ve her şey.

edip cansever

cemal’in iç konuşmaları/ı

bir şeyler çiziyorum buğulu cama -ben-
cemal’in ıslak sesi
kayıp gidiyor buğulu camda
-bir sabah yağmurunun en küçük tanımıysa
şu benim sesim-
çizip çizip siliyorum sesimi
birden odayla dışarısı birleşiyor
ve birleşir birleşmez
çıkarıp cebinden büyük aynasını gök
bir istasyonda yolcularını bekleyen
insanlar gibi hafifçe gülümsüyor
bana
elimi sallıyorum içimden
buruk içimden
belli belirsiz.
yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı
ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı
sevilince kendimi tadıyorum bir de
kendime dönüşüyorum
-ah içimin derin rengi
yoğun kokusu-
biraz önceydi
yalova’da bir oteldeyiz
çok büyük bir oteldeyiz -hepimiz-
çiçekler var -çok büyük- ağaçlar gibi
kırmızılar uzun, uçsuz bucaksız
sonra bir vapurun bayrağı
görmüştüm
annemin yakut yüzüğü
görmüştüm
ben herkesin oğluydum o zamanlar
kalabalıktık.
elimi buğulu camdan çektim
saçlarım doldu yüzüme
saçlarım neden böyle uzun -kimbilir-
sevmiyorum hiç
yalnız yapıyor beni
hem niye
herkesin özlemi benim özlemim değil ki

az konuşuyorum bu yüzden
tenhalarda duruyorum
sanki yaşamım benim
önce bir susuzluk vakti
-suyu musluktan içiyorum sık sık
kimseye göstermeden
böylece
hiç mi hiç bitmiyor içmem-
nisanın ıslak sesi
-kocaman bir gül haziran-
gelip gelip vuruyor
uzaktan bakıyorum
kış aylarına bakar gibi
kirli
çift kollu bir lambaya benziyorlar
seniha teyzemle annem
bezik oynuyorlar gene
masada rakı sürahisi -dilim dilim ve renkli-
tabakta solgun meyvalar
-sanki kimse birbirine bir şey demedi-
ve
suyu çekilmiş portakallar portakallar
-ne? ne zaman? şimdi unuttum
büyükannemin ölüm saati-
ester vazoya çiçekler yerleştiriyor
pembe sesiyle
-baharı yerleştiren bir tanrının elleri-
kokusunu duyuyorum uzaktan
hayır, kokusunu düşünüyorum
benim olmayan kokular..
insan kendi kokusunu bilir mi
bilmem
bilemez
ama annem ester’in
ester’se annemin kokusunu biliyordur
sanırım bazı kokular da duyulmaz, görülür
ben gördüm
işte şu karşıki bahçenin kokusu
toprakla güneş karışımı bir koku
ben gördüm
büyükannemin ölüm kokusu
gördüm ben
sonra annemi bir kokuda gördüm iyice
seniha teyzemi de
çok ağır bir kokudan gelmiş oluyor teyzem
muhassen’den döndüğü zaman
o evden
işaret parmağına benziyor bazı kokular
gösteriyor gösteriyor gösteriyor
demin yanından geçtim
bugün başka türlü kokuyor ester
dudağımı kanatan balık gibi değil
baharda kar yağar mı, öyle kokuyor
kapısını ilk kez açıp da
içeri giriliveren
yeni bir ev gibi kokuyor
bin türlü kokuyor bugün ester.

(çok geniş bir çayırda yürüyorum yürüyorum
ezilen otlar gibiyim
ezilen otlar gibiyim ayaklarımın altında
kendi ayaklarımın
nedense bu böyle hoşuma gidiyor.) 

cemal’in iç konuşmaları/ıı

odamın penceresi yok -daha iyi-
kendime bakıyorum ben de
kendimden sarkmış kollarıma
kendimden damıtılmış gözlerime
-bakmıyorum, duyuyorum onları sadece-
böylesi iyi, çok iyi
kapıyı kilitledin -kapımı-
salonda gürültüler, ut sesleri
muhibbe gelmiş olacak burgaz’dan
birkaç kere gördüm
şişmandı çok, beyazdı
saçları mavi gibiydi -öyleydi-
maviler saçları gibiydi
açık denizlere benzerdi
ve yüzü
ibrişimlerle dolu
gizemli bir dikiş kutusuydu sanki
geçen yaz denize girdiğim günler..
anımsıyorum
ne vardı ortalıkta maviden başka
sadece bir martı -o da maviyle beslenen-
gördün mü demiştim kendi kendime
mavilik de çocukluk gibi
unutulmayacak hiç.
evet, muhibbe
parası bitince gelir bize
bir iki gün kalır gider
sabahtan akşama ut sesleri
rakı sofraları
yüzünde, göğsünde, ellerinde
dışa kaymış ibrişimler
ek: bir fayton sesinin sessizliği de
ölümü anımsatan bana
ölmüştü -büyükannemdi-
ölü yıkayıcılarını görmüştüm ilk defa
dudakları yemyeşil biri
-karıştırıyor muyum yoksa
bir sirk afişindeki adamla-
seslenmişti, anımsıyorum
hiç değilse pedikürlerini silin!
sonbahardı.
odamın penceresi yok -iyi ki yok-
konuşuyorum kendimle
cemal! herhangi bir mevsim anımsar mısın
yaz aylarının dışına kaymış
biraz
içinde sevgilerin soluk aldığı
anımsar mısın
ve yazlar yuvarlak mıdır cemal
oval mıdır
çizgi çizgi midir yoksa
herkes bir yerlere gider
bir yerlerden gelir de ondan mı
gelinciklerle tuzlu suyun sevişmesi miydi
ne dedin
sen öyle bir yere gittin de ondan
geçen yaz
sürdün dudaklarına gelincikleri, sürdün sürdün
iri bir ruj lekesine benzetinceye kadar

sonra da öptün kendini, öptün öptün
orası neresiydi, unuttun şimdi
adsızlığa çok yakışan bir yerdi.
akşamüstlerinin bir çıtırdısı vardı cemal
var mıydı
belli belirsiz -anımsar mısın-
bir atlıkarınca gibi dönüyordu deniz
gündoğusundan günbatımına
aynaya baktındı durup dururken
oteldeki büyük aynaya
gözbebeklerin kırmızıydı -bir an-
dönüyorlardı boyuna
çıkarıp attındı onları
denize attındı, anımsa
bir çift balık olup geri döndüler
ruhundaki külleri yaktılardı.
ut sesleri kesildi, iyi
uzaklarda bir fıstık çamı yarıldı ortasından
bir kuş ölüsü düştü -sanki-
bölündü sesler de
bir faytonun sessizliği de bölündü
dudaklarını açtın kapadın
çekilmiş ağlardaki balıklar gibi
birden gelinciklerle doldu dünyan.

insan iki kişi olmalı, değil mi
en azından iki kişi
sen yalnızsın
yalnızlığın her zamanki ikindisi.

(yürüyorum yürüyorum otlarımın üstünde
ezile ezile ben
bir şeyi ilk defa duymanın belirsizliğim
yavaşça ataraktan üstümden.) 

cemal’in iç konuşmaları/ııı

ben mi konuşuyorum -cemal mi-
tanrının taşları mı konuşan
birbirine geçmiş sımsıkı
yollar boyunca uzayan uzayan.

kurtuluş’tan çok uzaklardayım
birbirimizden çok uzaklardayız
çok yakınız birbirimize -tekdüze günler-
ester parmaklarını geçirmiş kalbine
yeşim taşlı iğnesini yoklar gibi
-sıkıştırılmış bir sandviç sesi-
sürekli anneme bakıyor
annemse bir elinde rakı kadehi
ötekinde kâğıtlar
oyun kâğıtları
teyzeme bakıyor sürekli
teyzemse yaratılmakta olan bir anıya benziyor
bakışları anlamsız
gölgeli
kendine bakıyor olmalı
ne tuhaf, herkes bir yerlere bakıyor
hiç kımıldamadan
bir ışık parçası düşüyor annemin yüzüne
arada kovmak için elini sallıyor yalnız

-dalgınlık, başka değil-
neyi bitiriyoruz, neyi başlatıyoruz
neyi bekliyoruz, bilmem ki
kapı mı çalınıyor ne -gidip açıyorum-
kimse yok
peki
nasıl karşılanır yok olan bir şey
karşılıyorum
birlikte salona geçiyoruz.
oturuyoruz karşı karşıya
yok olan şeyle ikimiz
sarı koltuğa çöküyor o -her şey sarı zaten-
ben kahverengi koltuğa oturuyorum -her şey kahverengi-
kimse görmüyor bizi
göremezler ki
uçup uçup konuyoruz yerlerimize
bir konfeti demetinden kopmuş gibi
düşlerimizden .saçılmış gibi
iyi eğleniyoruz yok olan şeyle ikimiz
sigarasını yakıyor o
iyi, yaksın
bardağına cin koyuyorum
ağır ağır içiyor
her şeyin tersini taşıyor yüzü -sanki-
ve taşırıyor
-bir şair de olabilir, bir ermiş de-
yürüyor pencereye doğru
geri dönüyor
birden
çaydanlıktan ayaklarıma dökülen
kaynar suyun acısını geri getiriyorum
ve öperken dudağımı kanatan balığı
ve hemen unutuyorum
ben unutur unutmaz
gümüşle altın karışımı bir tramvay geçiyor caddeden
pırlanta kolyeler açıyor ağaçlarda
şehrayinler dönüyor katlarında beynimin
ışıklar ışıklar içinde atlıkarıncalar
anlıyorum
gezintiye çıkmış mutluluk o
o, yok olan şey
büyüyünce bulacak
büyüyünce sevecek beni
yeniden çalınıyor kapının zili
açıyorum
sık sık çalıyor
açıyorum açıyorum
bembeyaz bir alan oluyor mutluluk
bembeyaz bir kalabalık
gittikçe uzaklaşıyor annemle teyzem
iki tek nokta gibi
kalıncaya dek.

bağırıyorum bağırıyorum
beyaz çimenler, beyaz çimenler!
yok oluyor düş
yok oluyor sanrı.

ikaros’um ben
kimse artık beni görmüyor.

23 Haziran 2014 Pazartesi

edip cansever


Ben
Geri çekiliyordum biraz
Güçlenip saldırmak için düzlüğe yeniden

edip cansever


ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında.


edip cansever

Her gün biraz daha yalnız Robespierre
Ve Fransa biraz uğultulu
Yalnızdır akşamı yok edilen bir subay
Bilinmez ürkütülmüş atları ne çok sevdiği
Her yalnızlık biraz ihtilal.

Çok şeyleri kadınlar için yaptım, kadınlar
Onlar ki yokmuşum gibi sevdiler beni
Beğenmek, beğenilmek gibi ayrı kaldılar
Bir gün de akşamdı, ben o akşamı hiç unutmam
Her sessizlik biraz ihtilal.

İşte bir tanrı evi, kimler ki geçerken uğruyorlar
Sonra çılgınlar gibi kalabalığa
Belki de yarı kalmış bir sevgiye koşuyorlar
Belki de her boyun eğdikleri, her diz çöküş
Yavaşça bir ihtilal.