durması gerekiyor. düşüncelerini değil, bu sürüklenişi
durdurmalı. ışığı, havayı, ısıyı, teri, yorgunluğu, ürpermeyi, tepeye çıkan
yolu, değneğini, ağaçları, ağaçların başladığı yeri
ağaçlığın başladığı yeri, arkasından akan ırmağın rengini, bu akşamı, yatağını, tavanlarda canlanmağa, kıpırtısız parıltıları içinde başının üstündeki kubbeyi, örtülü, çatılı gökyüzünü doldurmağa başlayan, büyüyen yurdunun anlamını yaratan resimleri
yeniden aklına getirmesi gerekiyor.
yaşayışında kaç bininci olduğunu şaşırdığı kaçışların bu en sonuncusunu, bu en yenisini artık durdurması gerekiyor.
derin derin soluklanıyor. gözü yumulu. dünya kararmış görünecek yumulu olmasa gözleri. içindeki bulantı, yorgunluğun arttığı, sıkıntının yoğunlaştığı zamanlar duyulan o baygınlık özlemi gibi bir şey oluyor şimdi. gözlerini ağır ağır açıyor, soluna çeviriyor, aşağıya, o büyük alanın atları, kalabalığı unutmuş sazlığa bakıyor. üzerinde küçük küçük sivrisinek bulutlarının salındığı sazlığa. karşı yakaya daha bakmıyor.
biraz doğrulmağa, sırtını dikleştirmeğe çalışıyor. karşısına yol uzuyor bu akşam. sağında solunda ağaçlar var artık. ama ağaçlık diye bellediği şey epey uzakta daha. aventinus'un gölgesi yavaş yavaş yola doğru ilerliyor. birazdan artık hep gölgede yürüyecek, ağaçlığa, ağaçlığın başladığı yere vardığında altındaki sazlık da gölgeye girmiş olacak. o zaman yalnız karşısı, yalnız o geçmişin büyük duvarları, o yüzyıllardan beri esneyen koca ağızlar ışık içinde yüzecek.
andronikos'un yaptığı kahramanlık mıydı? kahraman mıydı andronikos?
yıllardır, neredeyse bir ömürdür, bu soruyu evirip çevirip soruyor kendine, soruyor ama karşılığını vermeğe yanaşmıyor. yanaşmıyor da değil. kahramanlığın ne olduğunu düşünmekten, yani tanımını yapmaktan, yani yapması gerektiğini kabul etmekten, yani yaptıktan sonra da bu tanıma göre kahramanlığın değerini düşünmek zorunda kalmaktan çekiniyor.
oysa, durması gerektiğini, bu kaçışı durdurması gerektiğini düşünmek, bu çekingenliğin farkına varmağa da bağlanan bir iş değil mi?
öleceğim herhalde, diyor. ölecek olmasam bunları sanki bu akşam çözmem, yıllardır yaptığım birtakım işlere, hareketlere sanki bu akşam kesin bir anlam vermem gerekiyormuş gibi niye davranayım?
öleceğinden değil
öyle davranıyor çünkü
ölmek bu kadar kolay olsa keşke. oysa güç. ölümün güçlüğünü biliyor. üstelik, bu suçları, günahları, insanların da, tanrının da bağışlamayacağını oldukça genç yaşta öğrenir ama neden sonra inanmağa başlar öğrendiklerine, neden sonra kabul etmeğe başlar öğrendiklerini. ölmez. ölemez. yükünün altında ezilir utancından.
güçsüzlüğünden.
bunları söylerken gözleri gene yumulu.
gene bir adım, bir adım daha.
bütün ömrü boyunca yürüdüğü yolun artık doruğuna mı varıyor? bugün, doruğa erişeceği, düğümlenen üç kol deniz, yani bizans'ın akropolisinden görülen deniz yerine aventinus'un eteğinden roma'nın zamanını, bitmeyen, süregelen, süregidecek zamanını göreceği gün mü? o tepeye bugün varacaksa, o aydınlığa bugün erişecekse, günlerce, saatlerce yürüdükten, at koşturduktan sonra denize yaklaşıldığı zaman nasıl o bayram sevinci duyulur, son bir dizi tepeden, tepecikten, çitten, fundalıktan sonra nasıl açık denizin açık kıyısına gelinir, nasıl ya o denize dalmak, o denizde yürümek, o denizde yüzüp yitmek ya da geri dönmek, ama denizi görmüş, tuzunu ciğerlerine sindirmiş olarak bir daha başını çevirmemesiye dönüp gitmek, gelinen yoldan, bu dönüşün insanı artık hiç ama hiçbir yere götürmeyeceği bilinse de gitmek gerekirse, o da o tepeden dönecek, bir daha gelmemesiye dönecektir. biliyor bunu: ölüme dalar, uykuya dalar gibi ağır ağır ama bir ömür sürmüş olan çıkışın hızına göre çılgınca bir yuvarlanışla dönecek, avlusuna, bir daha çıkmamasıya kapanacaktır. bunu öğrendi çünkü bunca yıl boyunca. hiç değilse, uzun bir ömür yaşamanın tek iyiliği bu oldu herhalde, diyor.
avlusuna kapanıp artık tilkiciği bile düşünmeden
artık, karşısında türeyiverecek onsekizinde bir keşiş yamağının, bir acemi oğlanın çenesine parmaklarını uzatmağı düşünmeden
hiçbir sakatlığı olmadığını, yedi günlük bir çileye çekilmesinin ne kadar gülünç bulunacağını düşünmeden
avlusuna kapanacak.
yaşamağa, bir bakıma, başlamağı, başladığı için bitirmeği, tüketmeği artık düşünebilerek; başlayarak, bitirerek.
ağaçlığın başladığı yeri, arkasından akan ırmağın rengini, bu akşamı, yatağını, tavanlarda canlanmağa, kıpırtısız parıltıları içinde başının üstündeki kubbeyi, örtülü, çatılı gökyüzünü doldurmağa başlayan, büyüyen yurdunun anlamını yaratan resimleri
yeniden aklına getirmesi gerekiyor.
yaşayışında kaç bininci olduğunu şaşırdığı kaçışların bu en sonuncusunu, bu en yenisini artık durdurması gerekiyor.
derin derin soluklanıyor. gözü yumulu. dünya kararmış görünecek yumulu olmasa gözleri. içindeki bulantı, yorgunluğun arttığı, sıkıntının yoğunlaştığı zamanlar duyulan o baygınlık özlemi gibi bir şey oluyor şimdi. gözlerini ağır ağır açıyor, soluna çeviriyor, aşağıya, o büyük alanın atları, kalabalığı unutmuş sazlığa bakıyor. üzerinde küçük küçük sivrisinek bulutlarının salındığı sazlığa. karşı yakaya daha bakmıyor.
biraz doğrulmağa, sırtını dikleştirmeğe çalışıyor. karşısına yol uzuyor bu akşam. sağında solunda ağaçlar var artık. ama ağaçlık diye bellediği şey epey uzakta daha. aventinus'un gölgesi yavaş yavaş yola doğru ilerliyor. birazdan artık hep gölgede yürüyecek, ağaçlığa, ağaçlığın başladığı yere vardığında altındaki sazlık da gölgeye girmiş olacak. o zaman yalnız karşısı, yalnız o geçmişin büyük duvarları, o yüzyıllardan beri esneyen koca ağızlar ışık içinde yüzecek.
andronikos'un yaptığı kahramanlık mıydı? kahraman mıydı andronikos?
yıllardır, neredeyse bir ömürdür, bu soruyu evirip çevirip soruyor kendine, soruyor ama karşılığını vermeğe yanaşmıyor. yanaşmıyor da değil. kahramanlığın ne olduğunu düşünmekten, yani tanımını yapmaktan, yani yapması gerektiğini kabul etmekten, yani yaptıktan sonra da bu tanıma göre kahramanlığın değerini düşünmek zorunda kalmaktan çekiniyor.
oysa, durması gerektiğini, bu kaçışı durdurması gerektiğini düşünmek, bu çekingenliğin farkına varmağa da bağlanan bir iş değil mi?
öleceğim herhalde, diyor. ölecek olmasam bunları sanki bu akşam çözmem, yıllardır yaptığım birtakım işlere, hareketlere sanki bu akşam kesin bir anlam vermem gerekiyormuş gibi niye davranayım?
öleceğinden değil
öyle davranıyor çünkü
ölmek bu kadar kolay olsa keşke. oysa güç. ölümün güçlüğünü biliyor. üstelik, bu suçları, günahları, insanların da, tanrının da bağışlamayacağını oldukça genç yaşta öğrenir ama neden sonra inanmağa başlar öğrendiklerine, neden sonra kabul etmeğe başlar öğrendiklerini. ölmez. ölemez. yükünün altında ezilir utancından.
güçsüzlüğünden.
bunları söylerken gözleri gene yumulu.
gene bir adım, bir adım daha.
bütün ömrü boyunca yürüdüğü yolun artık doruğuna mı varıyor? bugün, doruğa erişeceği, düğümlenen üç kol deniz, yani bizans'ın akropolisinden görülen deniz yerine aventinus'un eteğinden roma'nın zamanını, bitmeyen, süregelen, süregidecek zamanını göreceği gün mü? o tepeye bugün varacaksa, o aydınlığa bugün erişecekse, günlerce, saatlerce yürüdükten, at koşturduktan sonra denize yaklaşıldığı zaman nasıl o bayram sevinci duyulur, son bir dizi tepeden, tepecikten, çitten, fundalıktan sonra nasıl açık denizin açık kıyısına gelinir, nasıl ya o denize dalmak, o denizde yürümek, o denizde yüzüp yitmek ya da geri dönmek, ama denizi görmüş, tuzunu ciğerlerine sindirmiş olarak bir daha başını çevirmemesiye dönüp gitmek, gelinen yoldan, bu dönüşün insanı artık hiç ama hiçbir yere götürmeyeceği bilinse de gitmek gerekirse, o da o tepeden dönecek, bir daha gelmemesiye dönecektir. biliyor bunu: ölüme dalar, uykuya dalar gibi ağır ağır ama bir ömür sürmüş olan çıkışın hızına göre çılgınca bir yuvarlanışla dönecek, avlusuna, bir daha çıkmamasıya kapanacaktır. bunu öğrendi çünkü bunca yıl boyunca. hiç değilse, uzun bir ömür yaşamanın tek iyiliği bu oldu herhalde, diyor.
avlusuna kapanıp artık tilkiciği bile düşünmeden
artık, karşısında türeyiverecek onsekizinde bir keşiş yamağının, bir acemi oğlanın çenesine parmaklarını uzatmağı düşünmeden
hiçbir sakatlığı olmadığını, yedi günlük bir çileye çekilmesinin ne kadar gülünç bulunacağını düşünmeden
avlusuna kapanacak.
yaşamağa, bir bakıma, başlamağı, başladığı için bitirmeği, tüketmeği artık düşünebilerek; başlayarak, bitirerek.
