Kırılganlığımızı bize hatırlatan, belirli bir derdin bir
anda ortaya çıkıvermesi değildir: Zamanın bağrından aforoz edilmemizin elikulağındalığını
bize gösterecek olan, daha muğlak, ama daha şaşırtıcı uyarılar durur önümüzde.
Tiksintinin, bizi dünyadan fizyolojik olarak ayıran o hissin yaklaşması,
içgüdülerimizin sağlamlığının ya da bağlandığımız şeylerin dayanıklılığının ne
kadar tahrip edilmeye açık olduklarını ortaya çıkarır. Sağlıklıyken, tenimiz
evrensel nabzın yankısı hizmetini görür ve kanımız onun ritmini yeniden üretir;
potansiyel bir cehennem gibi bizi gözleyen ve aniden ele geçiren tiksinti
içinde ise, bir yalnızlık garabetleri bilimi tarafından tasavvur edilmiş bir
canavar kadar tecrit edilmiş durumdayız.
Canlılığın kritik noktası –bir mücadele olan- hastalık
değil, her şeyi dışlayan ve arzuların taze hatalar doğurma kuvvetini ellerinden
alan o belirsiz dehşettir. Duyular hülasalarını yitirir, damarlar kurur ve
uzuvlar artık kendilerini işlevlerinden ayıran aralığı algılayamaz. Her şey
yavanlaşır: yiyecekler de düşler de. Maddede rahiya, rüyalarda da bilmece
yoktur artık; gastronomi de metafizik iştahsızlığımıza eşit derecede kurban
olurlar. Saatler boyunca, başka saatleri bekleriz; zamandan artık kaçamayan
anları, bizi yeniden sağlığın vasatlığına… ve tehlikelerinin unutuluşuna
sokacak anları bekleriz…
(Mekanın doymak bilmezliği ve geleceğe yönelik bilinçdışı
bir açgözlülük olan sağlık, olduğu haliyle hayatın düzeyinin en kadar yüzeysel
ve organik dengenin içsel derinlikle ne kadar bağdaşmaz olduğunu gösterir bize.
Ruh, kanatlanması sırasında, lekelenmiş işlevlerimize
dayanır: Boşluğun uzuvlarımız içinde genleşmesi ölçüsünde havalanır. İçimizde
sadece özgül bir biçimde kendimiz olmamamıza yol açan şeyler sağlıklıdır:
tiksintilerimizdir bizi bireyleştiren; hüzünlerimizdir bize bir isim veren;
kayıplarımızdır benliğimize malik olmamızı sağlayan. Sadece
başarısızlıklarımızın tutarıyla kendimiz oluruz.)