19 Haziran 2014 Perşembe

Söyleşi: Oğuz Adanır - Simülasyon Kuramı ve Sinema

Sinemada Anlam ve Anlatım, Eski Dünyaya Yeni Bir Bakış, Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler kitaplarının yazarı, Jean Baudrillard'ın Simülakrlar ve Simülasyon, Nesneler Sistemi, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm gibi birçok kitabının çevirmeni Oğuz Adanır'la Baudrillard'ın Simülasyon Kuramı'nı sinema ve medya üzerinden örneklerle konuştuk. Söyleşinin bölünmemesi ve rahat okunması açısından soruları koymak yerine başlıklarla ayırmayı tercih ettim.



Simülasyon Kuramı

Simülasyon Kuramı, Jean Baudrillard tarafından 20. Yüzyılın ikinci yarısında, 60’lı yılların sonuna doğru ortaya atılmış bir kuramdır ve o tarihten sonra sürekli gelişme göstermiştir. Baudrillard yaşamı boyunca aşağı yukarı kırka yakın kitapla da dünyayı bilinçlendirmeye, bilgilendirmeye çalışmıştır. Bu kuram o güne kadar en geçerli kuram olan Marksist kurama bir tür karşı duruşla başlamıştır fakat temel amacı Marksizme karşı çıkmak değildir. Çünkü yazarı köken olarak Marksist bir formasyona sahiptir. Ama Marksizmin, Marksist düşüncenin o dünyayı açıklayamayacağı savından yola çıkarak yeni bir pencereden, perspektiften bakılması gerektiğini söylemiş ve bu düşünce de kendisi tarafından değil ama okurları ve diğer düşünürler tarafından Simülasyon Kuramı olarak adlandırılmıştır. Önceleri bu kavramı kullanmamakla beraber, zamanla Baudrillard bu ismi kabullenir. Ama bu isim kendisinin koyduğu bir isim değil.

Baudrillard’ın sözünü ettiği dünya bizim toplumumuzu değil, modern toplumlar olarak adlandırabileceğimiz Batı Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada gibi toplulukları kapsar.  Simülasyon Kuramı bu toplumlarda belli bir tarihsel sürecin sona ermesinden bahseder. Marksist anlamda bir tarih anlayışının, üretime dayalı bir tarih anlayışının sona erdiğini, dolayısıyla buna bağlı ideolojik yapılanmanın, bu bağlamda bir üretimin, kültürel, politik anlayışın sona erdiğini, kapitalizmin bir tür mutasyon olarak adlandırdığı devrimi yaptığını ama Marksizmin ve Marksistlerin bu devrimi göremediğini söyler. Simülasyon Kuramı da bu değişikliği yakalamaya, açıklamaya, çözümlemeye, eleştirmeye çalışır.



Sinema

Baudrillard filmleri ele alıp derinlemesine çözümlemeler yapmış değil, filmlerden söz ediyor fakat sadece film üzerinden değil imgeler üzerinden, televizyon, fotoğraf ve filmler üzerinden bazı genellemeler yapıyor. Görüntüleri teknolojik açıdan, estetik açıdan ele alıyor. Ama o pencereden bakmayı iyi bilen bir okuyucu Baudrillard’ın sinema, fotoğraf, televizyon ve diğer görseller konusunda, sanallık konusunda, sanal imge konusunda söylediklerini anlayabilir gibime geliyor.

Onun söylemediği ama ifade etmeye çalıştığı şeyleri ben şu şekilde yorumlayabilirim; sinema örneğin, belli bir tarihe, 60’lara 70’lere kadar illüzyon sanatıydı –tabii bütün filmler illüzyon sanatının örneği olarak gösterilemezler- ama  sinema daha başlangıçtan itibaren harekete dayalı, devingen görüntüler üzerine oturduğu için orada bir gerçeklik izleniminden söz edilebilir, bunun üzerine bir de öyküler anlatmaya başladığında, insanı içinde bulunduğu gerçeklikten alır ve bir hayal dünyasına taşır. Örneğin, filmde kişi iki saatliğine başka bir dünyayı izliyor, o dünyanın kahramanlarıyla özdeşleşiyor ya da özdeşleşmiyor, ama içinde bulunduğu evrenden kurtuluyor. Baudrillard bu illüzyon sanatını olumlar. İllüzyonun olduğu yerde gerçeklik evreni vardır der. Gerçeklik ve illüzyon birbirini tamamlayan iki kavramdır. Gerçekliğin olmadığı yerde illüzyon da yoktur ve onun iddiası kuramsal anlamda, gerçekliğin sona erip simülasyon evreninin başladığıdır.  Dolayısıyla simülasyonla birlikte gerçeklik sona erdiyse, illüzyon da sona erir.  Baudrillard işte bu noktada -filmlerin simülasyon evreninde nasıl bir işleve sahip olduklarını açıklamaya çalıştığı zaman- filmlerin artık illüzyon üretmediğini söyler.

Sinema 70’lerden sonra gerçekliği yeniden üretmemeye başlar. Tabii bu bıçakla kesilmiş bir süreç değil. Zaman içinde filmler, örneğin yeni dalga filmleri, yeni gerçekçilik filmleri ya da Amerikan sineması yavaş yavaş gerçeklik kavramından uzaklaşır, dolayısıyla sinema illüzyon kavramından kopmaya başlar. İnsanlara yönelik hikayeler ve öyküler anlatılıyor ama bunlar teknolojik açıdan o kadar kusursuz yapılıyor ki, o öyküler gerçeğin birebir kendisiymiş gibi algılanıyor. Bu konuda Barry Lyndon örneğini veriyor Baudrillard.



Network

Öykü - gerçeklik arasındaki bağlantıların nasıl kurulduğuna dair Baudrillard Simülakrlar ve Simülasyon’da bir örnek verir: Network. Bu filmde simülasyon evreni gerçekliğe modellik yapmıştır, der. Yani film bir kurgu, düşsellik ürünü. Filmde bir takım olaylar olur, bir TV ekibi sızıntı olduğu varsayılan bir nükleer santrala girer ve bu nükleer santraldeki sızıntıyla ilgilenmeye başlar. Film tamamen bunun üzerine kuruludur. Medya kuruluşu bu sızıntıdan bahsedecek mi bahsetmeyecek mi,  sonuçları ne olur ne olmaz, patlama ihtimali var mı yok mu, vs.

Hikayenin aslında medyanın ürettiği tüm haberler için geçerli olduğunu söyler Baudrillard. Tamamen düş ürünü olan öykü bir müddet sonra gerçek yaşamda meydana gelir. Amerika, Harrisburg’ta buna benzer bir çatlak olur, yani simülasyon gerçekliğe bir bağlamda neden olur. Önce simülasyon gerçekleşir, sonra gerçek olay olur. Normalde tersi olmalı, önce gerçek evrende olur olay, sonra öyküsü anlatılır. Simülasyon evreninde her şeyin tersine döndüğü, mantıksal anlamda, nedenlerin sonuçların önüne geçtiği bir dünyadan bahsediyor Baudrillard. Simülasyon evreni böyle bir şey, o evrene ait ne varsa olup bitmiş öykülerden ibaret. Sonuçlar nedenlerden önce geliyor, sonucu bilinen öyküler anlatılıyor. İllüzyon yaratmaya, yeni bir şey yaratmaya dair bir şey olmuyor.



Robocop

Filmlerde zombilerle başlayıp cyborglarla, robocoplarla devam eden kahramanlar, hep birebir insan görüntüsüne sahip olan fakat insan olmayan yaratıklar. Cyborg tipi filmlerde mesela, film boyunca insan olarak algılanan yaratığın,  gerçekleşen bir olay sonunda göğsü açılır ve mekanik gövdesi ortaya çıkar. Gerçek kahramanlara bile gerek duymuyor filmler. Günümüze doğru yaklaştıkça, bu filmler tamamen bilgisayar ortamında, sanal mekanlar, sanal varlıklar ve sanal olaylardan ibaret bir şey haline geliyor. Gerçekle olan tüm bağını yitirmiş bir sinema. Bunun istisnaları var tabii Baudrillard açısından. Çünkü sinemanın illüzyon sanatı olma özelliğini yitireceğine kesinlikle inanmıyor. Ama bu illüzyonun simülasyon evreninde ancak ters bir illüzyon olabileceğini söylüyor –ki buna örnek olarak Antonioni, Robert Altman gibi yönetmenleri örnek gösteriyor, çünkü simülasyon evreninde ona göre olsa olsa ters bir illüzyon olabilir.

Robocop’ta da neredeyse robot denilebilecek varlıklar kendi aralarında çarpışıyor ve film boyunca onları gerçek insanlar, gerçek kahramanlar gibi algılıyoruz. Robota dönüştüklerinde bile seyircinin onlarla kurduğu ilişkiler değişmiyor. O kadar çok seviliyor ki dört beş robocop filmi çekiliyor. İzleyici bu bağlamda gerçeklik ve simülasyon farkını algılayamıyor. Filmleri izliyor ve böyle bir felsefi bakış açısını umursamıyor. Bu pencereden izleyenlerin felsefeciler, ve bu konuyla ilgilenen insanlar olduklarını söyleyebiliriz. Bu tür filmler bugün hâlâ üretilmeye devam ediliyor.


Holocauste

Simülakrlar ve Simülasyon’da Holocauste adlı bir diziden bahseder Baudrillard. Bu dizinin gerçeklikle uzaktan yakından ilgisi olmadığını, bunun sadece televizyona özgü bir gerçeklik olduğunu, insanlara tarihsel ve toplumsal anlamda herhangi bir katkıda bulunabilmesinin mümkün olmadığını söyler. Bu dizi Nazi katliamından hemen sonra çekilseydi, olaylar henüz sıcakken,  ‘belki’ olabilirdi. Ama bu dizi o dönemi yaşamamış kuşaklar tarafından izleniyor. Olay olmuş bitmiş, neredeyse masalsı bir görüntü almış, anlatılıyor, kitap gibi okunuyor. Bizzat yaşamış insanların tanıklıklarından, sete gelip olayları anlatmalarından yola çıkıldığı halde bu dizi izleyici karşısına geldiğinde birkaç damla gözyaşından öteye geçmiyor, ki bunu herhangi bir kurmaca, öykü de yapabilir.  Dolayısıyla bu öykünün sunduğu gerçeklikle gerçek olmayan bir öyküyü yan yana koyduğunuzda, niteliksel anlamda arada hiçbir fark yok. Bu katliam bir öyküye dönüşüyor ve üç beş gün seyredilip unutuluyor. Peki amaç insanların ağlayıp sızlamaları, sonra da olayı unutup gitmelerini sağlamak mıydı?

Kitaplarda, anılarda kalması gerçeklik adına daha önemli. Çünkü okuyucu kendi düş gücünü çalıştırıp olaylarla kendini birebir özdeşleştirmeye çalışabilir. Gerçeklik payı, yazınsal anlamda, daha yüksek oranda olabilir. Görüntüler aracılığıyla bir gerçekliğin yok edilmesinden bahsediyor. Holocauste bir gerçeğin görüntülerle yok edilmesidir, diyor. Bu anlamda bir simülasyon. Bir gerçeklik yaşanmış, bitmiş, orada bir illüzyondan bahsedilemez ama onu görsele dökmek, onu tamamen yok etmek anlamına geliyor. Baudrillard perspektifinden baktığımızda burada yeniden üretilen gerçeklik yok, bu gerçeğin tüm özelliklerini taşıyan fakat gerçek olmayan bir öyküdür. Bir simülasyondur. Tarihin yerine görüntüleri koyuyoruz ve görüntüleri gerçeğin kendisi gibi algılıyoruz. Bunun gerçeklikle ilgisi yok. Tarih görüntüler demek değildir.


Televizyon

Genel anlamda televizyon sunduğu görüntülere izleyicisinin yanıt vermesine izin vermiyor. Görüntüleri ya gerçekmiş gibi kabul edeceksiniz ya reddedeceksiniz.  Baudrillard burada bir mesafe bilinci yoktur, diyor. Bir resmin karşısında saatlerce durup tüm ayrıntıları gözden geçirebilirsiniz. O mesafe bilincini koyabilirsiniz. Gördüğünüz şeyin karşısında uzun süre durup düşünebilirsiniz. Halbuki neredeyse saliseden biraz fazla süren imgeler konusunda böyle bir şansınız yok. Saniyede yirmi dört ya da yirmi beş görüntü. Dakikada yüzlerce, saatte binlerce, on binlerce görüntü. İzleyicinin oturup sorgulayabilmesi mümkün değil. Bir günde gösterilen görüntüleri birer dakikadan incelemek bile ömrün yetmemesi anlamına gelir. Bu anlamda mesafe bilincini kaldıran bir şey televizyon. Sinemada bu süre kısıtlı. Bir buçuk saat, iki saat.  Düşünsel bir izlenime sahipsiniz, oturup iki üç kere, tekrar tekrar izleyebilirsiniz. Durdurup görüntülere bakabilirsiniz.  Sevdiğiniz bir filme belirli bir mesafe oluşturma, o filmin nasıl yapıldığı, yönetmeni, önceki işleri, filmin konusu, vs. tüm bunlar bir mesafe bilincinin oluşmasına katkıda bulunabilir. Tabii bunu tüm filmler için yapamazsınız, ama yine de böyle bir imkan var. Seyir anında değilse bile üstünde düşünebilme konusunda. Bu şekilde baktığımızda sinemanın gerçeklikle olan ilişkisinin büyük ölçüde sona ermiş olduğunu ama bu bağlantının tamamen kopmadığını, aksi takdirde simülasyon evreniyle gerçeklik evreni arasında fark kalmayacağı için, neyin simülasyon evrenine ait, neyin gerçeklik evrenine ait olduğunu bilebilmenin imkansız hale geleceğini söylüyor Baudrillard.

Simülasyon evreninden bahsettiğimizde bu gerçeklik evreninin olabildiğince etkisini yitirmiş olduğu, ama tamamen ortadan kaybolmadığı anlamına geliyor. Burada ön planda olan, simülasyon evreni. Ama o evrende gerçeklik buharlaşıp uçmuş değil. En alt seviyede, yaşamın değişik alanlarında da tamamen simülasyondan bahsedemeyiz. En azından toplumsal kültürel yaşamda, politik yaşamda bu böyle ama somut fiziki dünyadan bahsettiğimizde orada gerçek nesnelerden bahsettiğimizi söyleyebiliriz. Bu yaşamın hangi alanından bahsettiğimize göre de değişebilir.


Truman Show

Truman Show’un tam bir simülasyon olgusuyla özdeşleştirilebileceğini söylüyorum. Sinema, genelde bir gerçeklikten yola çıkarak bir öykü üretiyor. İzleyici bu öyküyü izlediği zaman bir illüzyona katılıyor. O illüzyon evreninde gerçek dünyada çözülemeyen sorunlar çözülüyor, yaşanamayan olaylar yaşanıyor ve illüzyon başarıya ulaşmış oluyor. Truman Show bu gerçeklik illüzyonunun sona erdiği bir dünyaya ait. Ne görüyoruz, son derece kompleks aslında açıklaması. Bir insan var ve yaşantısı dizi gibi sunuluyor. Her gün yaşamından kesitler... Program bir adada gerçekleştiriliyor. Bu adanın tamamının stüdyo, herkesin de oyuncu olduğunu anlıyoruz film ilerledikçe. Tüm bunların bir insanı onun gerçeklik evreninde yaşıyor olduğuna inandırmak adına yapıldığını görüyoruz. Bir tek Truman’ın davranışları, o dünya ile karşılaştırıldığında belli bir gerçekliğe sahip. Bir bakıma orası tamamen bir simülasyon evreni. O evrendeki “tek gerçek varlık” Truman’ın kendisi. Truman’ın kendisi bile o simülasyon evreninin bir parçası olduğunu bilmiyor. Bir şeyler hissediyor, etrafında bir şeylerin döndüğünü fark etmeye başlıyor. Bu evrene tamamen simülasyon evreni diyebiliriz, gerçekliğin tüm göstergelerine sahip ama gerçek değil. Orası bir sahil kasabası, otobüsler, satıcılar, vs. Her şey gündelik yaşamın bir parçası gibi. Ana karakter gerçeklik evreninde yaşadığını varsayıyor. Gerçek anne ve babasıyla ilgili bilgileri bile soru işaretleriyle dolu. Bir tür kurgu haline getirip seyircinin duygulanmasını, acımasını sevmesini bekliyor yapımcılar. Dolayısıyla Truman’ın asla bir simülasyon evreninde yaşadığını bilmemesi gerekiyor. Bunu gerçeklik duygusu verebilme adına yapıyorlar. Zira Truman farkına vardığı anda olay çökecek. Film tamamen bu olay üzerine kurulu ama filmin sonunda Truman o simülasyon evrenine son verip gerçeklik evrenine ilerliyormuş gibi görünüyor.

Aslında Truman'ın yaşadığı dünya simülasyon evreninin küçük bir modeli olarak görülebilir. Sonunda gerçekleştirdiği geçişin ise aslında gerçeklik evrenine değil bu küçük evrenden devasa bir simülasyon evrenine yürümesi şeklinde olduğu söylenebilir. Böyle bir öykünün anlatılması bile Baudrillard’ın–batılı modern toplumların bir simülasyon modeli içinde yaşadıklarına dair- savına ipucu olarak sunulabilir. Çünkü benzer öyküler hiç anlatılmamış. Robocoplar mesela, hiç anlatılmamış. Cyborglu hikâyeler hiç yok. Hepsi 60’lardan, 70’lerden sonra çıkmaya başlıyor. Yani o yıllardan sonra dünyada bir şeyler değişiyor. Düşünme biçimleri, zihinsel yapılar değişiyor ve düş gücü başka şeyler üretmeye başlıyor. Bu dünyaya bakan en önemli gözlerden biri Baudrillard’ın söyledikleriyle bu filmler, bu üretim biçimi örtüşüyor.


Mad City

Bir ya da iki filme rastlantı diyebiliriz. Ama bu konuda Face Off diye bir filmden söz edebiliriz,  ya da Costa Gavras’ın  Mad City filmi, tamamen haber simülakrı. Haber gerçekliğin kendisini görsel olarak televizyonda yeniden sunma biçimidir. Televizyon herkes tarafından görülmüş tanık olunmuş bir olayı, olayı duymayan diğer insanlara sunuyor. Halbuki Mad City’de, Baudrillard’ın olay olmayan olay dediği bir olay simülakrı var ve medya ortada hiçbir anlamda olay niteliğine sahip olmayan bir şeyi olay haline getirip Amerikan toplumunun bir kesimini haftalar boyunca oyalıyor. Olay olmayan o olay bittiği zaman şu kesin ki başka bir olay olmayan olay yaratıp seyirciyi ona doğru yönlendirecekler. Bu öykü de yine aynı şekilde 60’lar ve 70’ler sonrasına ait. Medyanın en güçlendiği dönemde çıkıyor bu öyküler de. İngiltere’de BBC yalan haberler üretip seyircisine sunuyor, gerçekliğin tüm özelliklerine sahip olduğu için seyirciden bir tepki gelmiyor ama aradan belli bir süre geçtikten sonra, BBC açıklama yapıp, biz şu haberi vermiştik ve tamamen uydurmaydı diyor. Yine ABD’nin en önemli günlük gazetelerinde çalışan biri işini kaybetme korkusuyla aylar boyunca bu tür haberler üretiyor. Ama yalan haber diyemiyoruz, çünkü gerçekliğin tüm göstergelerine sahip. Sadece okuyucular değil, editörler bile o habere inanıp yayınlıyorlar. Sanırım bir yıl sonra tüm haberlerin yalan haber olduğu, yani haber simülakrı olduğu ortaya çıkıyor. Daha sonra ABD sineması bunu film haline getiriyor. Simülasyon evreniyle bu tür filmler arasında bağlantı kurabilmek mümkün.

Matrix

Simülasyon evrenini anlamayan ve sinema tarihine bu bağlamda geçen filmlerden biri Matrix. Her üçü de daha doğrusu.  Hatta filmin yapımcıları Baudrillard’a filmimizde oynar mısınız ya da senaryosuna katılır mısınız diye öneri bile götürüyorlar. Senaryoyu öğrendiği zaman siz anlamamışsınız bu konuyu diyor ve reddediyor. O filmi çeviren insanlar, üreten, senaryosunu yazan insanlar Baudrillard’ın simülasyon kuramını anlayamamış ya da kendi bildikleri şekilde anlayıp ona göre filmi üretmiş insanlar. Baudrillard kendi düşünceleriyle, kuramıyla bu filmin bir ilişkisi olmadığını söylüyor. Olaya baktığımızda zaten kahramanlar, gerçek insanlar gibi görünen insanları gerçek dışı varlıklara dönüştürüp onlara bir takım şarj aleti benzeri aletler takıp insanların başaramayacakları akla hayale sığmaz fantastik şeyler yaptırıyor. Gerçek dünyaya dair neredeyse en ufak bir referans olmadığı halde gerçek dünya ve simülasyon arasında gidip geldiği söylenen bir film olarak nitelendiriliyor film, ki filmin yüzde sekseni görsel efektlerle yapılmış durumda.

Belli bir gerçekliğe sahip sinemada dekorlarla, gerçek yollarla, sokaklarla belli bir yerin görüntüsü çekilmiştir. Ama bu tür filmlerde her şey bilgisayar başında üretiliyor. Gerçeklikle en ufak bir bağlantısı yok. Sanal görüntüler.  Baudrillard’ın simülasyon evreninden sonra sözünü ettiği bir evre sanal evre. Sanal evrenin görüntüleri gerçeklikle olan tüm bağlantılarını koparmış vaziyettedir. Simülasyon evrenindekilerin gerçeklikle minimum düzeyde de olsa bir ilişkisi olabileceğini kabul ediyor, ama sanal evrende bu iş tamamen sona ermiştir çünkü gerçeklikle hiçbir ilgisi olmayan görüntüleri istediğiniz gibi üç boyutlu üretebilirsiniz, bir takım varlıklar üretip mekanların içine yerleştirebilirsiniz.


Söyleşi: Cem Tunçer