18 Haziran 2014 Çarşamba

ahmet oktay

Issız bir yüz bu
yani dünyadan kopmuşluk biraz,
yitmiş İbrani şiirlerinin
iyice hüzünlü ve sürgün vezni;
bir uyurgezer ki bunaltıcı sıcağıyla yaz
nasıl kavurursa bozkır bitkilerini
öylece ve acımadan koparan
örneğin bir ilkokul öğretmeni
ya da bir küçük memur karısıyla ilişkilerini.
O çağdaş yanılmışlık ki biraz
sürekli baş dönmeleriyle tahtaboşlara
ve balkonlara çıkan,
parçalanmış ceninlere
ve kar fırtınasından arta kalan yolcular, hanlar, tensel acılar
ve kocaman bir hayvan iskeletine
aynı uzaklıkla bakan.
Ne merak, ne korku
artık hiçbir şey duymayan
bir yüz;
ki en kesin tanıtı
bir yüzün
ancak kendinden sorulduğunun.
Çevrilen bir bloknotun
dondurulmuş bir kuş sesini anımsatan hışırtısıyla
irkiliyorlar,
sanki döşemeden ve kıl diplerinden fışkıran
tropik bitkilerle bir anda
örtülüyorlar,
hem sonlu, hem sonsuz bir durum
kapanıyorlar çelik bir fanus gibi üstlerine kalıyorlar:
Odada
ilaç kutuları, kuşkular
kirli beyaz bir paravan çerçeveli bir diplomanın arasında
Seçmenin ve seçilmenin artık değiştirilemez anlatımıyla
duruyorlar dokunmuş gibi
çok tüylü ve ıslak bir şeye;
belki de çiğnenmiş bir kediye.
Ve öyle bakıyorlar ki birbirlerine
her şey avluya düşen çiğ güneş ışığındaki
bir ölü gibi çıplak kalıyor.
Ve bir soru
dağıtıyor yüzlerce ayak sesinin gürültüsüyle
suçluluklarını
korkunç bir hünerle getirip bıraktığı onların
altın bir gölün anısını
ve bir duyum yitimi olayındayız ki işte
bir haykırış mıdır artık
yoksa haykırışın yankısı mı:
çocuğum olur mu yine?
Şimdi nasıl cevaplasam bu soruyu?
Desem ki, işte üç kişilik duruşma
ve örneğin ben Hacer diyorum adıma,
çünkü herkesin bir adı olmalı.
Bu duymamı ve görmemi sağlıyor yeniden unutmamı bir bakıma.
Bazen sıçrarsınız yürürken ,
çöker yolun ortasında bir yapı,
bir bakıma aynı gürültüyle anımsamamı
Yani çok aranan bir tanığım ben,
konuşsam bisturiler ,ihanetler
eski köşklerin şadırvanları,
lacivert giyimli utangaç bir kadastrocunu
sarkık ve morarmış gözkapakları
ve yüzlerce kadın akacak sesimden
Odaya.
O zaman
içi bilinmedik bir korkuyla daralan
ve apansız bir yabancının gözleriyle karşılaşarak
sakalları uzamış bir taşra istasyonunun memuru gibi
sarsılan
ya da doğanın sonsuz görüntülerinden dehşete kapılarak
her gün bir alabalık öldürdüğünü;
ve otuzbir çektiğini haykıran
içinde bir mumya gezdiriyormuş gibi tedirgin bir korucunun,
yabanıl ve çıldırmış sesinden
büyük bir yankı olacak
herkes bir yankı bırakacak
kendi dehşetinden.
Bir sürgün gibiyim ben
hatıratını ve tahta bavulunu
taşbasmalardan ve kervansaraylardan geçiren.
Baktıkça bu ıssız ve anlamsız yüze
anımsıyorum bir Kapalıçarşı yahudisinin
pazarlıkçı ve saydam gözlerini
ve kafamda karışıyor herşey birbirine:
eski postallarıyla çocukluğumdan
askerler,kuşlar,ölü bir bahçe.
Uçuyorum sanki duyusuz bir şey gibi
duyusuz ve ağırlığı hep aynı kalan ki
görmüyor gibi görüyorum giyiyor doktor
lastik eldivenleri
ve sanki iç bulandırıcı bir kadavranın
üstünü örtüyorlar anatomi dersindeki.
Az ötede duruyor yardımcı kadın
canlı mı, değil mi? belirsiz elleri
kocaman beyaz bir duvar afişinden
sarkıyorlar bir simgeymiş gibi.
Hayır sürmesin bana elini
ve ne olur kimse bakmasın. Bakışlar
Sanki delip geçicek
Keskin bir ışık demeti gibi derimi
Çıplak
Ve tartışılmaz bir utanca boğacak beni.
Neyim ki ben? Gittikçe yoğunlaşan bir monolog mu?
-askerler geçiyordu, bir tören vardı
Siyah giysileri ve korkunç çiçekleriyle her yerden gelen
En uzak ilçelerden ve küskünlüklerden
Oğlu deli ve keman çalan bir komşunun bir türlü
Dillendiremediği bir hüzünden
Ki tahta panjurlar, av öyküleriyle saklardı onu
Ben ormana bakardım
Denizle gurbet sözcüğü arasında betimsel bir ilinti gibi duran ormana-'
''monolog mu bu
durmadan yargılamanın korkusu mu ?
Sonsuz bir kutup göğümüyüm ben.Altında
evleri,törenleri ve gariptir nedense
yalnızca gölleri donduran.
Bir yara mı yoksa?Bir insan tanımıdır bu
acısını ve dünyayı muştu gibi taşıyan
hem taşıyorum dünyayı hem sallanıyor içimde
tavandan sarkan kristal bir top gibi.
Anlatamıyorum?Belki de
dengesini bulamayan sarışın bir alkoliğim
titreyen elinde bir bardak ki
birdenbire yere düşüp gürültüsüyle
duyuları taşlaştıran.
Apansız hiçbir şeyi anlamaz oluyor insan
ağlayarak bitirilen bir gece tartışmasını
durup dururken oluyor bu.Fazladan bir kadeh
bir gözün bir göze şöyle bir değivermesi
yüzünden oluyor.Ya da yanlış vurgulu bir cümlenin
biraz yüksekçe söylenmesi
yetiyor işte.Ve kırgın oluyoruz
yeni tüylenmiş bir çilli boynunu bir çocuğun
sevemeyecek kadar kırgın.
Her şeyi ilmikle boynun buluşmasındaki
daraltılmış bir zaman aralığında,
mamutlar
mahalle çocukları
ve en son afişler geçer oradan;
anlıyorum.
Bir avukat yazıhanesinde katibe olduğumu
yağmurda bile otobüs bekleyen ve saçlarına
bir çiçek iliştirir gibi alnına lacivert bir kederi yakıştıran
ve bir alan kalabalığını dağıtıyormuş gibi
elleriyle yalnızlığını dağıtmaya çalışan
bir yuvası
ve çocukları olmayacak olan;
anlıyorum yaklaşırken bir mercek gibi
doktor ve yardımcı kadın
dayanılmaz bir utanması oluyor
bacaklarımın
ve zamanın
bir sarnıca benzetiyorum onu ben
kanımızla ve kırmızı küreciklerle dolan bir sarnıca
aslında bir sarnıca geçiyorum bir bahçeden
çocuklar kuşlar ve askerlerle.
Evet,ben Hacer’im ve azıcık korkak
Konuşsam demiştim, sesimden
dökülen bir çağlayan gibi yosunlu taşlara
cenin parçaları çarpacak.
sanki boşluğu yaran her şeyin
karanlıkta uzatılmış bir geyik sesinin
ya da uçak kazasında daha yee düşmeden ölen bir cesedin
ve kar tanelerinin hışırtılarını içinde duyarak
ve günlerdir durmadan konuşuyormuşum gibi
ateşli bir nöbet titremesi içinde
kafamda gidip gelinen bir tavanın
ve inip çıkılan bir merdivenin tıkırtılarıyla
yorgun düşerek;
kocamınkilere benzeyen kızarmış ve yarı çılgın
gözleriyle yenik düşen bir aznif oyuncusunun
bakıyorum anlamsız bir şeylere
ve üzerinde kuşlara ve atlara benzeyen biçimler
bilmediğim bir ulusun parasını sayıyorum ki
ceninler
tanımı gibi bir tavan arasında
kemanıyla yoksullaşan bir rus mültecisinin
sarı ve sarkık yüzünde beliren yemyeşil önsezinin;
yani alkolün çaresizliğin
ölüme bitişmesi sessizce
Yani insan hep bir duruşmada mıdır böyle?
sorular,cevaplar
cevapsızlıklarla dolu olduğuna göre.
Bilmiyorum bunu. Bilsem de anlatamam
çünkü bir itiraz çıkar mı, çıkmaz mı?
ben Hacer’im kimseyle akrabalığı olmayan.
Ben Hacer’im ve bakamıyorum artık
acılarıyla ve rahmiyle benim gibi bir kadın olan
herhangi bir kadının
bu dünyaya ait ilk belgelermiş gibi duran
tozlanmış
ve okunaksız gözlerine .
Konuşturuyor beni gözler
ispiritizma seansında ki bir medyum gibi
bitişik komşuda plak
sinek kağıdına yapılmış bir cansıkıntısnın vızıltısıyla
tekrarlanıyorken
ve zaman eriyik içinde bir alkali gibi
çözülürken
yani uyumsuzluk içinde ve sanki bir daha
kapı zilleri ve kan sesleri
içimizin alabildiğine durgun ve kesin yargısı ile geceleri
en çok geceleri-rahatsız edilmeyecekmiş gibi
sarımtırak bir şehvete buluyorken
doktor Kaligari beni.
Aynen böyle başka bir adı olduğuna inanmıyorum ben
Sanmıyorum ki hep gerçek adlarımızla çağrılalım.
Örneğin ne vakit Hacer'im ben divanın üzerinde
o sonsuz mavi göğe bakarak
bir sarmaşık gibi Kaligari'ye
sarılmış yatıyorken mi?
yoksa kocam
uykusuz kumar gecesini ve Hemşire Okulunun
ağaçları iyice yeşillenmiş bahçesini
kusuyorken mi?
İşte hangi Hacer'im ben karıştırıyordum ki
ve gerilmiştim ki çelik bir tel gibi
katılaşıyorum kapının ziliyle
giriyorlar içeri:
pencerelerinden kasaba otel odalarının
ağır ağır kül rengi bir yalnızlığa bulanan
oksitlenmesi gibi bir bakır parçasının
ve dehşet veren intiharını bir homoseksüel şarkıcının
falda açmış kanatlarını bir kuş halinde bulan
yorumlamayan
sadece bulan ve bulduğu gibi betimleyen ve kahverengi
bir kuş
halinde cansıkıntısına, polis baskılarına, belirsiz işaretlere:
bir sayman kapıyı çalıyor işte
gözlerinde kabarmış bir ırmak
çok uzun bir çöl suresi
yada yüzünde ki sesçil imladan
korkunç bir tüzük çoğaltan
yeni kurulmuş bir derneğin üyesi-
ne
aynı çabuklukla alışan
ve esrar esrimelerinde bulandırdığı zamanın
ya da katilsi bakışların
apansız beliren karanlık bir meduzanın
keldani dilinden korkularla taşlaştırdığı bir algı yanılmasının içinde
topraktan fışkıran büyük ve iştahlı bir atardamar
gibi hoşnut kalarak kendinden, bir bedestenin hafif nemli
ve saydam havasını anımsayan
ki o zamanlar on dördünde bir makastar
olan
ve şimdi
sonsuz türetiler yapa yapa acılardan
acımasız kalan
ve anlağı güneşe bırakılmış bir deri parçası halinde gittikçe buruşan
sarışın bir randevucu ile
muayene iskemlesinin yağlı muşambasına
sorusuz, duyusuz, tahnit edilmiş gibi uzanan
her şeyle tahnit edilmiş
bir nikah haberiyle küçük ilanlar sütununda
çok karışık gece düşleriyle
her yerde böcekler ve fareler bulan;
bir böcek neyin simgesidir diye öteki kızlara soran
bir böcek neyin simgesidir ?
Belki de yağmurlu bir pazar
gazetesi bürolarında sinek vızıltısı bile yokken
polis bültenine A. S diye geçecek olan
acıyla ve acı olduğunu bilerek çiftleşen bir ses
ki artık alkolle kalınlaşan;
kızlığını, bir deniz astsubayını
örtülere ve klor kokusuna bulaştıran
bir kız
Onun
en eski kiliselerdeki kazınmış duvar resimleri gibi
hüzünlü ve keskin
bir trajedi cümlesi gibi haykıran gözlerini unutamıyorum. Ve divanda
upuzun maviliğe ilk kez fark etmişim gibi bakıyorken
ve dünya içimden
karanlık ve gürültülü simgeleriyle bir anlaşılmazlık halinde geçiyorken
bakıyorum benim gözlerimmiş gibi onlar akan kanıma,artık terk edilen bir dünyaya.Ve görülmeyen ama var olan bir şeyin o garip anlamına
bir im gibi fışkıran ve donup kalan kanıma
bakıyorum
Bensiz kalıyor eşyalar
orada kendiliğinden bir şeymiş gibi duruyor kırmızı bir boncuk,
gümüş bir çerçeve,zımbalanmış bir tren bileti
341 diye numara
sayfanın en altında bir sözcük
yaşadığım ve nedense artık imlemi olmayan
bakıyorum işte o gözlerle ve artık hiç birşey anımsamıyorum.
Belki hiç anımsamadım da hep öyle sandım
hep öyle, hep eskiden, hep kendiliğinden
dilsiz bir pavyon kapıcısının anlatımı gibi
yaralı
kanayan
ve yanlış biriyim ben.
Bir diyalog kurulmasıdır sözü edilen
uzun ve düşmanca bir gece soruşturması bile olsa
haykıran, dövüşen, inleyen bir diyalog kurulması.
durmadan konuşuyoruz gerçi amansız yürek çarpıntılarıyla
kiralık ev ilanlarından, otomobil satışlarından
ve durmadan biçim değiştiren
ölümden
Ama bir diyalog denilemez buna
çünkü herkes başka bir şeyi imliyor
örneğin ben ne diyorum ona:
en son bulunan bir ilaçtır bu
ve hoş bir kokusu olan
iğnede yapabilirim ama biraz acı duyarsınız ve bir süre baygınlık
tabi operasyondan sonra. Bundaysa bilinç kendindedir yarı yarıya
yani bir civa denizindeymiş gibi duyarak gövdenizi
sallanacaksınız
eşyalar ve aklınızdaki bütün yüzlerle;
biz ki onlarla nedensiz bir bağlantı halindeyiz
yada korkunç bir hesaplaşma halinde
Ve ne diyor O;
yeniden çocuğum olur mu acaba ?
çünkü dediniz ki rahimde bir iltahaplanma.
Aslında çıldırtıcı bir monolog halindeyiz Hacer
dipteki korkularımız ve görünür tiklerimizle
''klinik belirtileri dikkate almak'
''demek vakti geldi''
''ben sayılar gibi bakıyorum insanlara
çoğalan ve artık okunmayan insanlar gibi''
''çünkü yasaktır kanunen basması gazeteleri
intihar resimlerini''
katıyorum bunlara bütün otobüs konuşmalarını ve makaleleri
ve yüreğin cansıkıntını
sararmış bozkır gibi çıplak.
belki de çağdaş bir nevroz biçimidir konuşmak,sözcükler,cümle parçacıkları,çağrışımlar
aşındırıyor gerçeği birbirine bağlayarak
ve içimizde bir ayazma yıkıntısı gibi eskiyip giden monolog
ya da gövdemizin kendisi
inleyen bir bilince dönüşüyor bazen
başlıyor diyalog
önce annem
bir kadındı ki o ,yumardı balmumundan gözkapaklarını
sayardı bitmez bir çoğulluğu parmaklarıyla; kaç yıl geçti
ve daha ne kadar kaldı?
Beş duygusu hiçbir şey algılamazdı
elişinin birini bitirir öbürüne başlardı
kocası iş gezilerine çıkardı
daha ne kadar kaldı
Nefreti kalbinin dibinde kıpırdadı
odalara komşulara aybaşlarına kaçardı
komşu ölülerine ve ölü yıkayıcılarına ağlardı
daha ne kadar kaldı?
İş gezilerini bir gün bile sormazdı
yumurtlayan bir kaplumbağayı anımsardı
denize dönen o kaplumbağaymış gibi ağlardı
sanki yetmezdi bu suç ortaklığı
koynunda ki yabancının sesi yankılanırdı: bir çocuğumuz daha olmalı.
Yaz gelir, güze ulaşır kar, yağardı
iş gezileri biter iş gezileri başlardı
kaplumbağa yeniden sahile uğrardı daha ne kadar kaldı? ne kadar kaldı ölmesine ne kadar kaldı?
Buz denizlerinden donmuş bir şeylere
perçemli bir çocuk resmine
bir kır menekşesine rastlayarak
ve tutkudan adete cansızlaşarak
ölmeni bekledim işte.
Ve babam kumda bir akrep gibi kıvranarak
Çünkü herkes bir yankı bırakacak kendi dehşetinden belki de içindedir herkes aynı dehşetin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder